Açık söyleyeyim, sinema yapan herkesin deli olduğuna inanıyorum. Öyle hafif deli değil, bildiğin deli! Yapılacak iş değil. Nereden biliyorum? Tabii ki ‘Altın Portakallı yönetmen’ kardeşim İnan’dan. Kendisi, malumunuzdur, yaklaşık 1.5 kilo kadar portakalla döndü Antalya’dan.
Bir kere sinema yapmak, acayip pahalı bir iş. Üstelik paran yoksa bir sürü insanı ikna etmen gerekiyor. Işıkçısından başrol oyuncusuna, set işçisinden sanat yönetmenine herkese dil dökeceksin. Neden? Bir hayal kurmuşsun, onu perdede görmek istiyorsun, sadece bundan. Yani aslında gördüğün hayali bir sürü insana gördürmen ve onların da bunu kafaya takmaları gerekiyor. Acayip bir iş.
Çamaşır ipi kemer
Bu deli işini yapan herkese İnan’ın ilk filmi ‘Made in Europe’tan sonra saygı ve hayranlık duymanın yanı sıra az biraz da merhamet duygusu beslemeye başladım. Bağımsız sinemacı bende a priori sevgi duygusu yaratıyor. Bilhassa İnan’ı ilk filmini yaparken bir sabah kafası bir milyonken, tam çekime gidecekken kemerini bulamayıp beline çamaşır ipi bağladığını gördüğümden beri böyle duygular içerisindeyim.
Bu hissimin bir nedeni de bu film işinin yalancı dolmaya benzemesi. Sen uğraşıyorsun, millet bir lokmada bitiriyor. “Yavaş izleyin kardeşim” diyesi gelir insanın. Hayatımda bir kere yalancı dolma sardım, yiyenleri kendimden bu yolla nefret ettirdim, o bakımdan söylüyorum.
Çatlak filmler!
‘Bornova Bornova’ dün vizyona girdi. Tahmin edebileceğiniz sebeplerle galası Bornova’da yapıldı. İzmir’de yani.
İşten güçten galaya gidemedik, maaile şöyle kırmızı halıda yürüyemedik. Fakat ben yine de içlendim. Nereden baksan bakkal amcanın, lastikçi abinin, komşumuz ‘Cemile’aanım teyzenin’ seni çocukluktan beri gördüğü yerde kırmızı halıda yürüyorsun.
‘Bornova Bornova’ya malum sebeplerden duyduğum yakınlık ayrı mesele. Ama bu yıl Türkiye’de yapılan bütün filmleri derhal izleyesim var. Çünkü Türkiye’de artık hakiki hikâyeler, yeni bir kuşak tarafından anlatılmaya başlandı. Antalya Film Festivali’nde neredeyse herkesin ödülünü Ceylan’a adamasından beli bu. İnan’ın ödülü alırken söylediği gibi, “12 Eylül’ün Türkiye’nin üzerine döktüğü asfalt sonunda çatlıyor.” Bu çatlağı filmleri izleyerek derinleştirmek gerek.
Benim portakalım
Hazır filmden, festivalden bahsetmişken... Bu olayı bütün sinema yazarlarına anlattım, biri festival dedikodusu olarak yazar ümidiyle. Kimse yazmadı, çok bozuldum. Kendim yazıyorum. İftiharla anlatıyorum:
Gazeteci arkadaşım Nazım Alpman, Suzan Avcı ile Parla Şenol konuşurlarken dinliyor. (Karakterlere bak bir kere!) Suzan Avcı diyor ki “Ece Temelkuran’ı gördüm”. Nazım daha bunu söyleyince “Hadi ordan” dedim, “Temiz hislerimle oynuyorsun. Nereden bilecek beni koskoca Suzan Avcı!” “Valla billa” dedi, anlattı. Suzan Avcı “Gördüm” demiş, “Artist gibi de kızmış!”
Nazım’ı bu noktada tarihin en büyük yalancısı ilan ettim. Fakat gece festival yemeğinde tuttu kolumdan Suzan Avcı’ya götürdü beni. Sevgili Suzan Hanım bana bir sarılsın. Eridim gittim. Nazım, derhal gazeteci refleksleriyle “Bir fotoğraf” deyince Suzan Avcı “Bi’ dakka” dedi ve o meşhur kırmızı rujunu tazeledi. Yanak yanağa fotoğraf çektirdik. Ben Suzan avcı dudağı yapmaya çalıştım, olmadı tabii. Ne diyeyim? Bu fotoğraf da benim Altın Portakal’ım!
Bul


1 Mayıs'ı İstanbul'da kutladık.