Pazar
17.02.2013 - 02:30 | Son Güncelleme: 17.02.2013-2:30

“Bu melek çocuk bana altından kalkabileceğim için geldi”

Özlem Kaymaz. 1992 Türkiye Güzeli. Uzunca bir süredir etrafta yoktu. Çünkü Hollandalı bir adama âşık olmuş, evlenmiş, oraya yerleşmiş, üç çocuk annesi olmuştu. Şimdi ailesiyle Türkiye’ye döndü. Kaymaz, Nager sendromlu oğlu Daniel’in doğumundan bugüne dek yaşadığı her şeyi içtenlikle anlattı

Sitene Ekle

Defne SAMYELİ defne.samyeli@milliyet.com.tr
Fotoğraflar: Ercan Arslan

Kimimizin boynunu büküyor, omuzlarını düşürüyor hayat, kimimizin duruşunu dikleştiriyor. Hayata dair tüm tecrübeler bir iz oluyor, ruhumuza, bedenimize kendi renklerini katıyor. Belki bu yüzden, yıllardır görmediğim tanıdıklarımla karşılaşınca onları merakla incelerim. Daha hikayelerini dinlemeden ‘ruhlarının aynasını’, yani gözlerini okumaya çalışırım. Bedenleri ne anlatıyor, bakarım...
Fethiye’deyim, biri “Defne!” dedi. Dönüp baktım, dünya güzeli bir genç kadın. Lafın gelişi değil, hakikaten güzel. Özlem Kaymaz, ta kendisi. 1992’de Türkiye Güzeli olduğu zaman yer yerinden oynamıştı. Aradan yıllar geçmesine rağmen şahane görünüyordu. Onu en son gördüğümden beri 15 yıl geçmişti. Tek bildiğim, çok yakışıklı bir Hollandalı’ya âşık olup Avrupa’ya yerleştiğiydi. Oturduk ve bir çırpıda birbirimize hayatlarımızın son 15 yılını anlattık. Onu merakla dinlerken bir yandan da içimden “Hayat ona ne iyi davranmış” dedim. Güzel, mağrur, dimdik. Kocası (Watze De Vries) ve üç çocuğuyla tatile gelmiş. Sonra kendi gibi güzel kızı Tara, henüz birkaç aylık olan Dante ve büyük oğlu Daniel’le tanıştım.
Gözlerim Daniel’le buluştuğunda yüreğim ağırlaştı. Sanki tonlarca hüzün ve şefkat çöktü içime. Daniel, fiziksel olarak farklıydı, ‘özel’ çocuklardandı . Arkadaşım, bir annenin geçebileceği en zorlu sınavlardan birinden geçiyormuş meğer. Belki konuşmak istemez diye düşündüm ama hiç öyle değildi. Huzurluydu anlatırken. Özlem’in ve 10 yaşındaki Nager sendromlu oğlu Daniel’in hikayesi beni öyle etkilemişti ki paylaşmak için doğru zamanı kolladım hep. Milliyet’e kısmetmiş...

 Daniel’e hamileyken bir şeylerin normalin dışında seyrettiğini biliyor muydun?

Bilmiyorduk. Zaten ondan dört yıl önce Tara dünyaya geldi Amsterdam’da. Hayat toz pembe devam ediyordu. Daniel’e hamileliğimin 7’nci ayında bir anda karnım çok büyümeye başladı. Dediler ki “Doğum başlamış. Bebeğin ciğerlerini korumamız lazım.” Kimse farkında değil bir sorun olduğunu. Ultrasonla bakıyorlar ama 8 aya yaklaşmış bir bebeğin her tarafını göremiyorsun.

 Daha önce ultrasonla bakılmamış mıydı?

Bakıldı ama hiçbir problem yoktu. Atladıkları tek şey parmak saymak. Bebekte bir anomali bulamıyorlar. Öyle bir ağrım vardı ki sorun olduğunu hissediyorum. Taburcu edildim. İki gün sonra da evde bir anda suyum geldi. Müthiş bir panik yaşadık. Hemen hastaneye gittik. Zangır zangır titriyorum. Epidural yapacaklar, uyutmak istemiyorlar. “Ne olur durdurun, istemiyorum!” dedim. Derken bebeği aldılar. Ama kimseden “Tebrikler! Oğlun oldu!”     gibi bir söz çıkmıyor. Eşim elimi tutuyordu. Bir anda elimi bırakıp bebeğe bakmaya gitti. “Çenesi biraz garip” dedi. Ben bir yandan ailedeki erkekleri düşünüyorum, kime çekmiş, çenesi garip olan kim olabilir diye. Derken bir hemşirenin diğerine “Parmağı yok” dediğini duydum. Ondan sonrası da     zaten çorap söküğü gibi. “O yok,     bu yok” diye sayıyorlar. Doğumhanedeyiz ama cenaze gibi bir durum... Paniği duyuyorum ama anlamıyorum. Hollandaca’yı da öyle çatır çatır konuşmuyordum. Eşim sürekli gelip gidiyor, öpüyor beni. Henüz bebeği göstermediler.

“Hilkat garibesi bekliyordum, ay parçası gibiydi”

 Sen görmek istiyor musun  o arada?

Hayır, ben görmek istemiyorum. Ne göreceğimi bilmiyorum. İnanılmaz paniğim ve annem yok yanımda. Dilimi konuşan bir tek Türk hemşire var, Zeynep. O da bana diyor ki “Bir şey var çocukta. Bu hastanede onu tedavi etmemiz mümkün değil, mutlaka bir akademik hastaneye gideceksiniz. Sakin ol, rahat rahat ağla.”

 Bebeği ilk görüşün nasıl oldu?

Hemşire “Şimdi oğlunu     görmeye gideceksin. Sakın görmek istemiyorum falan deme” dedi. Doğumdan sonra 1.5 saat falan geçmişti. “Görmek istemiyorum!” diyorum. Beni yatağımla beraber ona götürdüler. Bebek bir kuvözde yatıyor. Hemşirenin biri elinde pompayla sayarak oksijen pompalıyor burnuna. O eldiveni bırakmadan “Yüzünden çekeceğim, 10 saniyen var” dedi. Çekti pompayı yüzünden. Bir melek gördüm sanki! Hilkat garibesi bekliyordum. Tertemizdi, ay parçası gibiydi.     Onu öptüm ve anında tekrar kapattılar. Ondan ayrıldıktan sonra önümüzdeki 23 saat benim gözümde o meleksi görüntü asılı kaldı.

 Daniel’in doğumundan     hemen sonra bir ameliyatlar maratonu başladı değil mi, diğer hastaneyle birlikte?

Mecburen. Nefes borusu kapalı çocuğun, çenesi o kadar geride ki. İntübasyon deniyor tüp sokmaya, ama en minik tüp bile, pipet bile girmiyor. “Trakestomi denilen     şeyi takacağız” dediler.

 Annen ne zaman öğrendi?

Hemen geldi İstanbul’dan. Bana söylediği ilk şey “Ne olursa olsun torunumun evimde bir odası var.    “Bu öbür tarafın söylediğiyle çok çelişkili. Onların oğullarına     söylediği “Bu çocukla sıfırı bulursun. Maddi ve manevi anlamda.”

 Sende kocanın ailesine bir kalp kırıklığı söz konusu oldu mu?

İlk başlarda belki evet, ama hayat bana o kadar çok şeyi affetmeyi öğretti ki.

Nager sendromu nedir?
 

Dünyada şimdiye kadar 75 kişide görülen ve nedeni bilinmeyen doğumsal bir sendrom. Nager’li bir kişide çene bölgesi az gelişmiş oluyor, dolayısıyla nefes alma ve yemek yeme çok büyük bir problem. Kısalmış yumuşak damak, ufak ve az gelişmiş iç ve dış kulak, dudak damak yarığı ihtimali, gelişmemiş el başparmağı veya eksikliği, duyma kaybı, kısa önkol, dirseklerde hareket güçlüğü gözlenen belli başlı anomaliler arasında. Nager sendromluların zeka seviyesi ise normal.

“Eşimin saçları bir gecede beyazladı“

Eşinle nasıl tanıştın?

İlk görüşte aşk. Bizi kalbi temiz iki insan, birbirimize çok uyacağımızı düşünerek tanıştırdı. Bir aile yemeğinde ilk defa el sıkıştık. Mankenliği bırakmış olmama rağmen Elle dergisi benimle bir kapak istemişti. Hep onu derim; o gece kadar hoştum ki eşimi öyle tavladım diye. Bir şekilde “Hollanda’ya hiç gittin mi?”, “İstanbul’a ilk gelişin mi?” şeklindeki o klişe sohbete girdik. “Tabii gittim, 16 yaşında dünya şampiyonasına, sörfe” dediğimde bir durdu. Sonra masanın diğer tarafındakilerle konuşmak için kalktı ve karşıma oturdu. Bir bakışma anımız var. Ve orada Eros okunu çekti ve sapladı! Gerçekten o bakışmada, “Ben hayatımı bu adamla geçireceğim” hissi geldi bana.

 Derler ki beyin buna birkaç saniyede karar veriyor...

Benim ne bulduğum çok açıktı.     Bir kere fiziki olarak son derece çekici bir erkekti. Tanıdığım her kadının bakacağı bir adamdı. Onun dışında bana ben olduğum için kulak kabarttı ve dinledi ki bu da bizim Türkiye’de pek yaşamadığımız bir şeydi. Kimse
o dönemde bana “Özlem ne içmek istersin? Neyi seversin? Ne okursun? Neyi dinlersin?” gibi sorular yöneltmiyordu. Bunu kalpten
merak etmiyorlardı. Tamamen ambalaja bakıyorlar.

“Bu adam seni iki ay sonra boşar kesin”

 Batılı bir erkek olması onun sana bakışında bir fark yarattı mı?

Batılı erkek olmasının da bence çok yüksek bir yüzdesi vardı çünkü asla tipik bir Türk gelini değilim. Hiç olamadım ve olmayacağım. Türk erkeğiyle beraber olabileceğimi zaten çok fazla düşünmüyordum.

 Neden Türk bir erkek olmazdı?

Fazla özgürüm yaşantımda. Bencilim. Türkiye’deki o zamanların klasik evlilik anlayışına uymuyorum. Annem ilk ziyarete geldiğinde bana “Bu adam boşar seni iki ay sonra” dedi. “Sen nasıl kalkıp eşine kahvaltı hazırlamazsın ve evden uğurlamazsın?” Oysa eşimin işe giderken bırak kahvaltı beklemeyi, anneme “Şşs, sessiz olalım, Özlem uyuyor” demesi annemi bile çileden çıkarmıştı. Dinlediğimiz müzik, hobilerimiz, bakış açımız, yediğimiz yemek, görsellikte beğendiğimiz heykele kadar hepsi aynı. Demek ki Allah bir şekilde kocaman yeryüzünde ruh ikizi dedikleri olayı bir şekilde yaratıyor. Ve o ikizi bulduğu zaman insan, aynı dili konuşmasa da,     ruhları o dili konuşuyor zaten.

 Büyük şans. Herkesin başına gelebilen bir şey değil. Peki evlenme kararı ve teklifi nasıl gerçekleşti?

Üç ay sonra nişanlandık Paris’te. Dokuz ay sonra da evlenmiştik zaten. Hiç düşünmedim “Doğru mu yapıyorum, yanlış mı” diye.

 Buraya kadar anlattığın bir genç kız için peri masalı. Her şey pespembe..

İçinde pembenin koyu tonu yok öyle söyleyeyim.

 Anlattığın erkek de aynı anlattığın aşk romanlarında anlatılan adamlara benziyor. Kendisini de gördüm. Bu beyaz dizi sen Hollanda’ya gittikten sonra sana zor yüzünü gösterdi mi?

Hiç göstermedi diyebilirim. İkimizin farklı dinden geldiğini bir tek yerde anladık, o da Daniel’in yoğun bakımda geçirdiği ilk gece. Orada bir kere kalbi durdu, ameliyat yapıldı. Delik deldiler ve o şekilde nefes almaya başladı ama çektiler bizi bir köşeye “Bu akşam bebeğin kalbi durursa, kalp masajıyla geri getirelim mi, bırakalım mı?” diye sordular. Ben “Tabii ki geri getireceksiniz” dedim. Eşim “Bırakın” dedi. Orada biz birbirimize baktık ve 15 yıllık evlilik süresi içerisinde dini inanış adına yaşadığımız tek farklılık o andı. Bizde Allah’ın verdiği canı Allah alır. “Doktora yardım etmeyin” demek yoktur. Avrupalıların benim çok hoşuma giden yanları olmasına rağmen, duygusal değiller, daha mantıkla hareket eden insanlar. Daha gerçekçiler. Erkek evi yapan, kuran, yürüten kurum. O bir anda “Böyle bir çocuğa biz nasıl bakarız, ne ederiz?” gibi daha erkeksi duygularla, “Baş edebilir miyiz? Ya edemezsek? Aile başımıza yıkılırsa?” hesaplarındaydı bence. Boşu boşuna bir gecede beyazlamadı saçları.

18’inde Türkiye Güzeli oldu

Özlem Kaymaz, 14 yaşında Marie Claire’in kapağına çıkan ilk Türk kızı oldu. 1992 yılında 18 yaşındayken Türkiye Güzeli olarak taç giydi. ‘İtalyan Liseli’, ‘Sörfçü Türkiye Güzeli’ olarak
o dönem hafızalara kazındı. 23 yıl mankenlik yaptıktan sonra hayalindeki erkekle, Hollandalı Watze De Vries’le karşılaştı. Evlenip Hollanda’ya yerleşen Kaymaz, 15 yıl sonra ailesiyle Türkiye’ye döndü.

Kaymaz büyük kızı Tara, Daniel ve Daniel’den 7 sene sonra doğurduğu küçük oğlu Dante ile...

“Türkiye güzeli oldum; sonra ikinci tacımı başıma koydum, o da Daniel”

 Nasıl bir çocuk olacağıyla ilgili hayal kurmuş muydun hiç?

O süreç içerisinde benim yazdığım mektup vardı Daniel’e. İngilizce ve
3.5 sayfa, el yazımla bir mektup. “Eğer sen bu mektubu okuyabiliyorsan, o zaman istediğimiz yere ulaşmışız demektir” diye bitiyor... O zaman hiç bir şeyi bilmiyoruz, bu çocuk okuyabilecek mi, harfleri tanıyacak mı. Mektupta bir çocuk tarif etmiştim. “Çok sevecen, kalbin çok büyük olacak” gibi o kadar şey var ki mektupta, oğlumun nasıl bir çocuk olacağına sanki ben karar verip de onu öyle yapmışım gibi... Sonra da yürek kapımı açtım ve     bir daha da kapatmadım.

 28 yaşında çok genç bir kadın     olarak, dilini yeni öğrendiğin bir ülkede böyle bir kararı veriyorsun. Bu gücü kendinde nasıl buldun?

Bu gücü bana Allah verdi, bana bu meleği yolladı çünkü bu yükün altından kalkabileceğimi biliyordu. Aradan zaman geçtikten sonra bana çok güzel bir mektup geldi: Allah, melekleriyle toplantıda. Senede 100 bin engelli çocuk dünyaya geliyor ve onlar karar veriyor yukarıda “Yeniden doğum zamanı, hangi çocuklar hangi ailelere verilecek” diyorlar. Allah, “Bu şuna, bu buna, bu da şuna gitsin” diyor. Melek “Ama bu özel bir çocuk, bu kadına yollanmaz. Kadın çok mutlu” diyor. Allah da “Zaten özürlü bir çocuğu mutsuz bir kadına yollamak çok haksızlık olur. Gülmeyi bilen birine yollamam gerek” diyor. Melek “Kadının size inandığını bile zannetmiyorum” diyor. Allah, “O çocuk, ona anne dediğinde kadın beni zaten içinde hissedecek,     bana inanacak” diyor. “Bencil bir kadın bu” diyor melek. Allah da “Bencil olsun. Saçını süpürge eden anne modeli asla bu çocuğun altından kalkamaz. Bu kadının oğlunu kendi sosyal hayatına sokmak     için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Onda bu güç var” diyor. Bu yazıyı bana Daniel’in sendromu ile ilgilenen kuruluşun başı yolladı.

 Nasıl iletişim kurdunuz Daniel ile?

Oğlumu kucağıma ilk aldığımda 1.5 aylık filandı. İlk gerçek iletişim bakış oldu. Bir yıl gece-gündüz hastanedeydim. Göğsümde bezler tutup, bütün günü onunla geçirip akşam da o bezleri yatağının sağına soluna koyuyordum     anne kokusunu unutmasın diye.
“Hep kendinde suç arıyorsun, oysa ki bu benim hatam değil”

 İlk ne zaman anne dedi?

Bilmiyorum ki. 6.5 yaşına kadar sesi çıkmadı. Yıllarca göbeğinden beslendi. Ağızdan ilk verilen şey çay kaşığıyla suydu, yine 6.5 yaşındayken. Şimdi futbol oynayacak diyelim, hemen hızlı hızlı
200 ml. içip gidiyor. Daniel’in şu anda bulunduğu nokta medikal olarak     mucize, açıklanamıyor.

 Daniel nasıl bir çocuk?

Daniel peygamber gibi bir çocuk. Müthiş geniş bir yürek. Hiçbir beklentisi yok hayatta. Çok sabırlı. Her şeye çok açık. Hesaplaşma diye bir şey yok. Bir şeyi önüne koyar, onu yapar. Bu tarz bir yaşamdan ötürü bu gelişti. Çocuğun dünyayla olan komünikasyonu sesle başlıyor. Ağladığında, anne-baba kim varsa dönüp reaksiyon gösteriyor. Daniel’de ağlama süreci yoktu. Oyuncağını     düşürse kimseye derdini anlatamazdı ki.     O yüzden beklentisiz büyüdü.

 Bundan sonraki hedef ne?

Ağzına bir pirinç tanesi düştüğünde bir panik yaşamamak için çene eklemlerinin yapılması gerek. İki çene birbirine kilit olduğu için ortodontide çok büyük problemler yaşayacağız. 32 dişi olması gerekirken onun yedi dişi var. Şu
an bir kulağında yüzde 60’lık kayıp var. Kulağıyla ilgili de tedaviler görecek.

 Daniel’in durumunun tıpta bir açıklaması yok muydu?

Alman bir profesörün 1800’lerde bulduğu Nager sendromu. En azından zeka engeli olmadığını öğrendik.

 “Neden”i hakkında düşündün mü?

Hem de haftalarca. “Tırnak güçlendiricisi sürmüştüm, onun içindeki malzeme mi yaptı? Kızım Tara’yı göz kontrolüne götürmüştüm, ışın mı aldım?” gibi milyonlarca soru. Hep kendinde arıyorsun. Genetikçiler bana genetiği anlattılar. Anladım ki benim hatam değil.

 Daniel’in bu özel durumunu hamileliğin döneminde öğrenseydin bu hamileliği sonlandırır mıydın?

Bunun cevabını vermek çok zor.
Çok klişe bir şekilde “Bana öyle güzel zenginlikler kattı ki asla değişmem bir şeye” demeyeceğim. Bu hikayede bir ironi de buluyorum. Fiziksel bir güzellikle kendine isim yapmış bir insanım. Ama esas güzelliğin içimdeki olduğunu Allah’ım böyle keşfetmemi sağladı. 11 yaşındayken rahmetli büyük teyzem bana kahve falı baktı, “İki tane taç giyeceksin” dedi. Ve ben Türkiye güzeli oldum. İkinci tacımı da yıllar sonra başıma koydum, o da Daniel.

 


Etiketler: haber, haberler,
©Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.