Sultan Abdülaziz tarafından 1861 yılında Sarkis Balyan’a yaptırılan görkemli Beylerbeyi Sarayı’nın en ilgi çekici yanlarından biri kuşkusuz Set Bahçeleri’nin altından geçen tünel. Efsunlu bir tünel bu, efsaneler barındıran bir tünel. Şimdiyse günümüzün en yenilikçi, yaratıcı ustalarından biri olan Ömer Uluç’un cinlerine, hayaletlerine mekân oldu.
Ömer Uluç’un Matraş ana sponsorluğunda 11 Eylül’de Beylerbeyi Sarayı tünelinde açılan “Beylerbeyi Cinleri” adlı sergisi 140 metrelik bu tüneli benzersiz ‘yaratıklar’la, bir ışık seliyle, görkemli bir görsellikle dolduruyor. 

Eserler sanki 3 boyutlu
Sanatçının dijital ortamda yeniden yarattığı imge ve heykellerinin fotoğraf baskıları yer alıyor bu sergide, demir konstrüksiyonlar üzerinde. Her bir eserde, bilgisayar ortamında, tek tek uğraşılmış, özenli bir işçilik göze çarpıyor. Uluç sergi için son derece ileri bir teknoloji kullanıldığını söylüyor:
“Kanvas üzerine özel bir teknolojiyle basıldı tüm eserler. Metrekaresi 250 TL falan. Gerçekten benim hayatımın en, en, en ilginç işlerinden biri bu sergi. Doğrusu mütevazı bir adam değilim ama durup dururken de övünmem. Ben bu sergide övünülecek bir şey görüyorum. Teknolojisi çok yüksek; Türkiye’de olabilecek en iyi teknoloji. İpek baskı gibi... Mesela eski bir cam üzerine yapılmış polyester işin baskısı bile çok detaylı, ayrıntılı.”
Her biri aşağı yukarı 4 metreye 3.35 metre boyutlarındaki 39 eserin yer aldığı sergi, izleyiciyi içine çekiveriyor hemen. Bunda şüphesiz Uluç’un kendine münhasır dili etkili. Ama bir diğer neden ise eserlerin sergilenme yöntemi. Her bir eser kavisli ve bombeli olarak yerleştirilmiş. Bombeler, eserleri adeta 3 boyuta çeviriyor.
Bu büyük boyutlu eserlerin üst kısmındaki kavisler ise kendisinden hayli küçük izleyicinin, üzerine üzerine geliyor. Zaten Ömer Uluç da özellikle böyle bir etki yaratmayı amaçlamış:
“O bombeleri kaldır, buranın hiçbir sihri kalmaz. Bilgisayar ekranında eserler üzerinde değişiklikler yaptık, kaç gün sabahlara kadar uğraştık. Dekupeler, yeni kompozisyonlar yaratıldı; zeminini farklılaştırdık, mesela birindeki iskeleti heybetli hale getirdik...
Tekrar baştan kurgulandı her şey. Bu imajların hepsi ziyaret edenin üzerine üzerine gidiyor. Gelenlerle bir temas kurabilmek için...”
Hem mekân sergisini, hem de sergi mekânını bulmuş diyebiliriz “Beylerbeyi Cinleri” için. Gizemli bir mekan olan tünel, Uluç’un muhteşem ve ‘gizemli’ yaratıklarıyla örtüşüyor adeta. Uluç da ‘bir örtüşme’ olduğunun farkında. Zaten mekanı görür görmez ‘işte burası’ demiş:
“İki ucu beyaz, tuhaf bir tünel...  Evet burası yeri dedim. Birkaç sihirli kelime vardır; örtüşme bunlardan biri. Benim muhayyilemle, yaratıcılık boyutlarımla buranın fantezileri ve rüyaları örtüşüyor bence. Bunu nereden anlıyorum? İşte bunun cevabını veremeyeceğim.”
“Burası bir fantezi dünyası, hayaletler şatosunun büyük bir koridoru. Ve hepsi hayalet... Çok fazla ölüme gönderme var...” diyor sergisini anlatırken. Çok sade ama bir o kadar da dolu anlatıveriyor iki cümlede... Sergi etkileyici, mekân etkileyici... Ama bir sorun var!
Uluç, mekândan her ne kadar memnun olsa da buradaki uygulamalardan daha doğrusu bürokrasilerden yaka silkmiş durumda:
“Buraya girdik şimdi çıkamıyoruz. Daha doğrusu hemen çıkacağız. Dünyanın parasına mal oldu burası.
Bir sürü adam oturmuş; köy meydanı gibi. Tek yaptıkları bir yere bir şey çakıldı mı diye dinlemek. Bir sürü sorun çıkardılar. Çok bürokratik ama nasıl bürokrasi! Çok öfkeliyim; deli, bunak diyorlar bana herhalde...”
Uluç’un sergisi maalesef kısa bir süre izleyiciyle buluşacak. 26 Eylül’e kadar yolunuzu, ne yapıp edin, Uluç’un izleyiciyi büyüleyen cinleri, hayaletleri, yaratıklarıyla dolu sergisine çevirin...