“Sanatçı için baş kaldıran sözcüğünü kullandığımda ihtilalcilik ya da dekanın bürosunu ele geçirmek gibi şeylerden bahsetmiyorum, bu bambaşka bir mesele.” der Rollo May, Yaratma Cesareti’nde. “Onlar insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır.”

Oyunculuğuna hayran olduğum Erdem Akakçe’yle yaratmak, delilik ve tercihler üstüne öyle bir sohbet ettik ki, aklına fikrine de tutuldum artık.

Huzurlarınızda Erdem Akakçe . . .

Ümit Ünal’ın “Ara” filmi tek mekan, tek odada, dört arkadaşın on yıllık sürecini anlatan bir film. Başroldeydin ve filmin çoğunda çıplaktın, nasıl bir his, başkalarının yanındaki çıplaklık?

Kostüm sorunum yoktu! Çok rahattım!

Ne kaldı senin için oyunculukta, meydan okunacak, nedir en tepedeki şey senin için?

Bunu bana ağbim de sordu, “Oğlum senin skorun ne, hedefin ne hayatta?” Kimi tiyatro salonu açmak ister, kimi kendi eserinin yapımcılığını yapmak.

“Ben, elim ayağım tuttukça oyunculuk yapmak istiyorum ağbi” dedim. “Yok, onu geç, onu biliyoruz.” dedi. “Yok,” dedim, “benim hakikaten altın projem bu!”

O tepeyi anlatsana biraz, ne var orada?

Ben bu memlekette tiyatronun, sinemanın, sanatın düzgün bir yere geldiğini görmeden ölmeyeceğim. Bu mesleği dünya standartlarına çekmek için kendi meşrebimce elimden geleni yapıyorum ve yapacağım da.

Hedefinde, düşünde azınlık mısın sence?

Konuşunca hepimiz varız, ama öte yandan yalnızız da işte. Ortada belirgin bir hedef varsa hep doğal bir seleksiyon olur, seyrelir etraftakiler. Yine de ben net olarak, “Ben oyunculuk yapacağım.” diyorum, diyeceğim. Isterim ki, bu  memleket bana, bize oyunculuk yaptırmayacak düzeye gelmesin. Ekstralara gidip şarkı söylemeyelim, reklam dublajı kovalamayalım.

Şu an bir oyuncu için öyle belli, homojen bir ortam yok diyebilir miyiz yani?

Sanatçı ekseni çok kaydı artık. Zor bir oyun alanındayız.

Neden zor? Çok şey yapıldığı, üretildiği ve herkes meydanda olduğu için mi?

Sanatçılık zor bir meslek oldu artık. Popülist sanatçılıktan, popülist iş yapan sanatçılardan değil, sanat yapan sanatçılardan bahsediyorum. Azız işte, kaç kişiyiz ki?

Toplanıp konuşuyor musunuz bunları? Sektörde nasıl bakılıyor duruma ve gidişata?

Evet tabii konuşuyoruz, sadece konuşuyoruz ama. Halbuki konuşmasak da hakkıyla üretsek? İşin özünü kaçırdılar. Sektörse işine bakıyor. Ekmeğine, yani parasına bakıyor.

Sanatçı neden var Erdem?

Yapılmayanı yapmak ve bunu göstermek için sanatçı var.

Öbür türlü hepimiz ince gravat, beyaz gömlek, siyah ceket giyip gezelim öyleyse ortalıkta.

Şunu merak ediyorum, dünyada acayip güzel hikayelerle, çok iyi oyuncularla çok iyi prodüksiyonlar yapılıp çok da güzel paralar kazanılıyor. Bazen bir filmi çekmek, bitirmek seneler sürüyor.

İyi işin sonucu olarak para geliyor orada. Senin de dediğin gibi üst seviye bir iş yapıyorsun çünkü.

Burada neden bunun peşini sürmüyorlar da çabuk, özensiz işlerle paralar kazanılmaya çalışılıyor? Bizim millet bunu mu istiyor?

Okumuyoruz bir kere. Bilmeyi seviyoruz biz, okumayı sevmiyoruz. Okumadan, gerçek bilgiye ulaşmadan bilgi sahibi olamazsın. Öte yandan, “gerçek bilgi”, “mutlak bilgi” diye bir şey de yoktur. O yüzden okuyabildiğin kadar okumalısın. Çok kaynaklılıktan zarar gelmez.  Çünkü onların hepsini eritecek bir beynin var senin, kullan onu işte! Aşağı yukarı bir buçuk kilo gelen bir organımız var, neden onu kullanmıyoruz da hiç durmadan ağzımızı kullanıyoruz?

Aklıyla fikriyle, emeğiyle güzel, sıkı işler yapmayı tercih etmeyen, sürekli konuşan bir kalabalık haline geldik.

Evet, halbuki önünde her şey var. Bir dene! Yapabileceğin her şeyi kötüleyerek ömrünü harcıyorsun. Belki çok güzel yapacaksın? Herkesin elinde bir silah, birbirini kötülemek, vurmak için aportta bekliyor, o haldeyiz. Kendi yaptığınla ilgilensen silahı bırakıp işine döneceksin. Öbürü de gelecek, seni görecek, “Ulan bu işini yapıyor, ben de bari işime bakayım.” diyecek. Ve bu böyle, tümevaracak üretken bir dalga yaratacak.

 

Peki, neden yaratan adam deli?

Çünkü yaratı biraz deli işi, esriklik işi.

Ama o da manipule edildi artık. Eskiden su katılmamış meczupluk iyi bir kıvamdı, ideal bir ortamdı, o kadar deli değildi sanat yapan adam. Şimdi artık o kadar deli yapıldı, ötelendi, yabancılaştırıldı, hor görüldü, değersizleştirildi. Okuyan, bilen, düşünen, sorgulayan adam sevilmiyor artık.

Sıradan insan, kendi gibi adama sanatçı demek istiyor belki de, sınırlarının dışına çıkmak, dürtülmek istemiyor?

Aynen. Yarı esrik, meczup durumu artık rahatsız ediyor, eskiden etmiyordu. Çünkü bu hal, onun yaratım süreci, halk bunu bilmese de bir şekilde içgüdüsel bir saygı duyuyordu. “Ellemeyelim, bir şey yapacaktır bu herif.” diyordu. Artık ellediler. Tuttular kolundan hatta, “N’apıyorsun lan sen?” dediler.

Yarı deli insanın da artık kendini korumak için biraz daha fazla delirmekten başka seçeneği kalmadı.

Ya artık bırakın kolumu diyecek ve tam dışlanacak ya da tuttukları koluyla üretmeye çalışacak.

Sen neresindesin?

Tam ortasındayım. İşimi yapıyorum fakat şu konjonktürde sanatçı olmanın getirdiği o ikilemde bir tarafı henüz seçebilmiş değilim.

Seçmek şart mı? Sanatın kendisi esnek değil mi? Sanatçı seçim yapmak zorunda bırakılır mı?

Şu an oturdum, neredeyse dünyanın batmasını  “Allah Allah?” diye izliyorum.  “Ben ne yapabilirim?”i sorguluyorum. Hayatın izin verdiğini yapacaksın, biraz kendini de esnetmeye çalışarak yapabildiğini yapacaksın, başka yol yok, yoksa tümden dört duvarına kapanırsın. O da meselesi olan bir sanatçı için çok zor.

Umut var mı hala?

Elbette var, çünkü başka bir kapı hep var. Ben dert yaratmayı sevmem, çözüm yaratmayı severim. Bozulan bir şey görürsem hemen halledelim isterim, gerekeni yaparım, okurum ederim…

Yırtmak ya da yırtmamak, şimdi asıl mesele bu sanki? Senin için bir şeyler kolay oldu mu?

Oyunculuk adına yaptığım işlerdeki hiçbir şey kolay olmadı. Ama ben hep kolaylaştıracak bir yön buldum. Kaçınılmaz olanla zevk almaya çalışmak, benim yaptığım aslında. Çünkü malzeme bu, sistem bu, iş bu, her şey belli.

Ömer Şerif bir arkadaşıma havaalanında vedalaşırlarken şunu demiş: “Doğru meslek, yanlış ülke.”

İşin kolayına kaçmak ne demek, ben bilmiyorum. Elbette biliyorum da almaza yatıyorum. Oraya takılmak, lokomotifin ardına vagon olmak olmak çok kolay, kime eyvallah diyeceğini iyi tayin edeceksin ve gideceksin. Çok basit! Ama benim için o kadar zor ki.

Ben konservatuvar mezunuyum, aydınlanmayı, merak etmeyi ve keşfetmeyi çok seviyorum. Birey olarak bu coğrafyaya çok uymayan parametrelerim var.  Dolayısıyla “Yırtmak” fiiliyatı bana hayatım boyunca uğramayacak, bu durumla barışık yaşıyorum. Ama her dakika bir yırtan da oluyor ve “Helal olsun!” da diyorum.

Gerçekten diyor musun?

Diyorum, çünkü bunu isteyen, arzu eden koskoca bir ala var. Sömestr olsun, bayram tatili olsun da şu filme gidelim diyen çok kalabalık bir topluluk var.

Tiyatro bizde eskiden beri lüks bir faaliyet olarak görülüyor.

Hala öyle, evet. Halbuki dünyanın geri kalanında tiyatro bir gereksinim. Ekmek gibi, su gibi. Bu tiyatroların empoze ettigi bir şey de değil üstelik, bunu halk istiyor.  O yüzden İngiltere’de acayip kuyruklar görüyoruz, o yüzden Amerika’da Manhattan’daki okuma tiyatrosu kuyruklarını görünce şaşırıyoruz. Adamlar gerekli hakkı sanata teslim ediyorlar.

Tiyatronun iyiliği, güzelliği en çok neresinde sence, neydi seni içine çeken?

Tiyatro, sihirbazlık gibi bir şey. Sahneye “göl” diye mavi bir naylon koyuyorlar ve sen onun göl olduğuna inanıyorsun. Sahnede göl olur mu? Oluyor işte, illüzyona gönüllü inanıyorsun. Seyirci olarak da, oyuncu olarak da o mavi naylonu göl olarak görmeyi seçiyorsun ve iki buçuk saat ona göl diye bakıyorsun. Bu rahatlık ve özgürlük bence dünyanın hiçbir alanında yok. Bir tek çocukların oyun parklarında var, başka yerde yok. O yüzden sevdim seyirci olmayı ve tam da bu yüzden sevmedim seyirci olmayı tekrar. Çünkü oynamayı öğrenmiştim artık.

Her gittiğim oyunda, sahnede ben olmalıyım diyordum. Seyir yerinde olacak adam değilim ben. Rahat rahat hayal kurup oynamak için bir diplomam da vardı artık.

Senin meselen ne?

İnsanlar kafalarını kaldırsınlar istiyorum. Kaldırıma bakmayın artık, ileriye bakın, etrafınıza bakın. Farkındalığı yaratma peşindeyim.

Tiyatroya gelen adamın da oradaki mavi naylonu göl olarak görebilmesi için bir meselesi olması lazım degil mi? Yani o hayale katılması lazım.

Tabii, bu aslında ortak bir bilinç.

-       Kardeşim bu ayakkabı vuruyor değil mi?

-       Vuruyor.

Bunu gören insan tiyatroya geliyor. “Atmam gereken bir toksin, bir dert var.” diyor da geliyor. Sahnede de seyir yerinde de derdi olan insan olmalı.

Tersten bakarsak, insanlar dert istemediği için tiyatroyu tercih etmiyor olabilirler mi?

Evet, adam diyor ki, “Ben derdimi unutmak istiyorum kardeşim, dertlerimi duymaya gelmek istemiyorum.” Aslında aynı şeyi söylüyoruz ama o tersten bakıyor, düşünmek istemiyor, “Zaten yorgun bir hayatım var, beni daha fazla yormayın.” diyor. Biz de diyoruz ki “Evet yorgun bir hayatın var, biz de bu yüzden birazcık daha yoracağız ki seni, aydınlan. Gör bunu.” Beyin denen şey yormadan çalışmaz ki?

Günümüz seyircisi derdini reddetmek için sinemaya, tiyatroya gidiyor. Bizim tosladığımız kapı bu. Halbuki dert, ondan sonsuza kadar kaçarak kaybolmaz.  Sahne, dertleri seyirciyle beraber ortaklaşa çözebileceğin tek yerdir oysa.

İkili ilişkilerinde, sevgililiklerinde mesela, aktör oluşun hiç sorun yarattı mı? Yani ağladığında, sevindiğinde, gerçekliğinden hiç kuşku duyuldu mu?

Başıma hiç öyle bir şey gelmedi. Bence iki tip oyuncu var, bir sahnede oynayıp, aşağıda oynamayanlar, bir de sahnede oynayamayıp, aşağıda oynayanlar.

Ben nacizane ilk gruba giriyorum. Benim oyun alanım sahne. Bir de ben arsızlık derecesinde netimdir, yalanım -çirkinleşecek kadar- yoktur. İnsanları rahatsız edecek kadar dolansız olabilirim.

Scarface’de Tony Montana’nın dediği gibi “I always tell the truth even when I lie”, yalan söylerken bile doğruyu söylerim. Çünkü ilişkilerin pijama rahatlığında olmasından yanayım. Gerçi herkesin pijama tanımı farklı oluyor ya da bazen ben pijama bile giymiyorum!

 

*

Fotoğraflar ve Styling: Harika Özcan