“Çok sert konuştu, yanıt da çok sert geldi”, “her Türk asker doğar”, “biz erkek bir milletiz”, “karı gibi gülme”, “sana erkek sözü”, “kodum mu oturturum”, “Türk’e Türk’ten başka dost yok”, “erkeksen çık karşıma”, “kızını dövmeyen, dizini döver”, “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”, “saçı uzun, aklı kısa”, “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya”, “ananı avradını kızını kısrağını...”, “ananın örekesi”...
* * *
Güncel konuşmalarla, ajans haberlerinden ve halk deyimlerinden yükselip duran psikososyolojik tuhaf bir buğunun çizdiği ilginç bir toplum portresi...
* * *
Faruk Nafiz de bir şiirinde şöyle anlatıyordu o portreyi:
Ninem beş yüz altına alınmış bir köleydi,
Dedem beş yüz altını sayan bir derebeyi.
Kurt kanı, köpek kanı birbirine karıştı,
İkisinden ortaya çıktı bir kurt köpeği.
Ben ninemden kölelik, dedemden kin almışım;
Çini bir kâse kadar başkadır içim dışım.
Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,
Isır diye tepinir gözlerimin bebeği.
* * *
Şimdi gelelim “resmi”, yani “uydurma tarihler”in üstünde hiç durmadığı, ama Faruk Nafiz’in yukarıdaki şiirinde de ima ettiği bazı temel gerçeklere.
* * *
Hemen hemen 1850’lere kadar İstanbul’da, Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki “Köle pazarı”nda, nerdeyse okkayla satılıyordu yoksul kadınlar.
* * *
“Köle pazarı”na gittiğinde, gözünün tuttuğu bir kızcağızı evire çevire iyice inceledikten sonra satın alıyor; bir süre sonra da canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda.
Üstüne üç beş kuruş daha verip, bir yenisini alma olanağın da vardı.
* * *
Bizim Osmanlı edebiyatında “roman”, “öykü”, “deneme”, “düz yazı” geleneği pek olmadığı için; kimse “Köle pazarı”ndan alınmış anne, yahut ninelerin anılarını yazmadı.
Daha çok İstanbul’a gelmiş yabancı yazarlar yazdılar, “Köle pazarı”ndaki kadınları.
* * *
Divan edebiyatında ise “kadın düşmanlığı”, rekorlar üstüne rekor kırmakta.
* * *
İşte Kalayi Refi Efendi’nin mısraları:
Mısraf-ı beyt ejderiyle uğraşırken rüz-ü şeb
(Gece gündüz ev masrafı ejderiyle uğraşırken)
Akrep-i banu da bir yan sokmadadır nişteri
(Hanım akrep de bir yandan sokmaktadır neşteri)
* * *
Bu da Hamdullah Hamdi Efendi’den:
Keyd ile zen azizi har eyler
(Kötülükle kadın, kutsal kişiyi eşeğe çevirir)
Mekr ile fikrini figar eyler
(Düzenbazlıklarıyla fikrini yaralar perişan eyler)
* * *
Lamii Efendi, sövgüyü daha da artırıyor:
Zenlerin dışlarına aldanma
İçleri dopdolu hasasettir (kötülüktür)
Mekr-ü tezvir-i fitne vü telbis
(Düzenbazlık, uyduruculuk, kışkırtıcılık ve sahtekârlık)
Bunlara sanat-ı verasettir
(Sanat olarak miras kalmıştır onlara)
* * *
Sümbülzade Vehbi Efendi de şöyle bir uyarı da bulunuyor:
Bilirim sanma sakın mekr-i zeni
(Kadın düzenbazlığını)
O bulur bilmediğin bir düzeni
* * *
Koskoca Sadrazam Ragıp Paşa bile, kadınlardan kuşkulu:
Biz cihanın hıyel-i nakşına meftun değiliz
(Biz dünyanın nakışlı hilelerine vurgun değiliz)
Bilürüz mekr-i zeni hasılı mecnun değiliz
(Kadın düzenbazlığını biliriz, deli değiliz)
* * *
Şu öğüt de Rasih Efendi’den:
Sakın aldanma avretin sözüne
Merd isen bakma onların yüzüne
* * *
Fazıl Efendi ise, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla saldırıyor kadınlara:
Er olan bir ola mı kancık ile
Anulur mu keçi kıvırcık ile
* * *
Lamii Efendi de zengin hanımlara bindiriyor:
Merd isen evde kahpeyi tutma
Ger boyunca batursa altuna
Lanet olsun ana ve maline de
Mali mel’un ve kendi mel’une
* * *
Ve Sümbülzade Vehbi Efendi’den bir salvo daha:
Ne açık göz o pürefsunlardır
Ne başı örtülü mel’unlardır
* * *
Hepimiz, “kadın”ın böylesine aşağılandığı bir geçmişten filizlenip geliyoruz...
Belki bitmeyen bir öfke ile, “mertiz, sertiz, erkeğiz” tütmeleri bundan.
* * *
Kadınların ezilip horlandığı şefkatsiz ortamlardan, hırslı ve öfkeli ayrık otları çıkmaz da ne çıkar?
* * *
“Kadın”ın toplumdan dışlanmasının tepkisi de, “yalnızlık ve özlem” şiirleriyle füzelendi.
İşte Kemalettin Kami’den bir “Kimsesizlik” şiiri:
Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Mustaribim, bu duvarın dış tarafında
Şefkatine inandığım biri var gibi.
Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
Yan odadan bir ince ses diyor gibi: “Gel”
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.
Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Başucumda biri bana “Su yok!” desin de...
* * *
Sürüp giden öfkeli bir saçmasapanlığın psikososyolojik nedenlerine, acaba hiç ışık tutmuyor mu, “kadın”ın bu kadar dışlanmış olması?

Ankara'nın göbeğinden, Somali manzaraları...'' Cengiz Topel Mahallesi...''