Kitap

24.08.2017 - 18:17 | Son Güncelleme: 24.08.2017-18:54

"Kendimi sadece kendi sokağıma koyuyorum"

İlk kitabı yayınlanan çiçeği burnunda bir yazar Mazhar Furkan Torun. "Kral, Soytarı Donu Giyer" sokağın dilinden süzülen bir roman. Kitap sokağın dilini konuşunca haliyle sokak kadar sertleşiyor, kaotikleşiyor ve dikleniyor ve kendine yeni bir sokakları keşfe çıkıyor.

Sitene Ekle

Karanlıkta yürüyen, bir avuç insanın hayatını yazmak istiyor Torun, kalemini de bu yöne doğru harcamak niyetinde. Mazhar Furkan Torun  ile ilk yapıtını ve kendi jenerasyonunun edebiyata olan etkisini konuştuk.

Uğur Ugan: 90'lı yıllardan bu yana serpildiği görülen ve Türkiye'de olup olmadığı hep tartışma konusu olmuş 'yeraltı edebiyatı' tarzında yeni bir yazar olarak kendinizi nereye koyuyorsunuz? Yapıtınızı niteleyecek ya da yeni bir isim verecek olsanız türüne ne derdiniz?

Mazhar Furkan Torun: Eğer “yeraltı edebiyatının” dünya edebiyatı içindeki varoluşunu düşünürsek, 90’lı yıllardan çok daha önceleri, 1933 yılında John Fante tarafından temellerinin atıldığını görmekteyiz. Yani “Beat Kuşağı’ndan” hemen hemen 20-25 yıl öncesine denk gelmekte. Bu yüzden sadece Türkiye için 90’lı yıllarda serpildiğini söylemek daha doğru olur. Ancak Oğuz Atay’ın dili ve üslubu da “yeraltı edebiyatı” fikrinin örneği olabilir diye düşünüyorum. Yani 90’lı yıllarda, sadece yeni yeni farkına vardık galiba.

"Yeraltı edebiyatının varlığı değil ne kadar iyi olduğu tartışılmalı"

“Yeraltı edebiyatı” gerçek ve hayalin çizgisini hiçe sayan, sert, eleştirel, sıradanlığın dahi sıra dışı olabileceğini gösteren, bilindikten farklı bir tür olduğu için insanlar okumaya korkuyor. Bu nedenle olup olmadığını tartışıyorlar. Ancak şöyle bir durum var, sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın hatta yakın zamanda ABD’nin tanıdığı ve en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Médicis Ödülü’ne sahip Hakan Günday gibi bir yazar varken, insanlar neden ve neyi tartışıyor? Yeraltı edebiyatının tartışılması var olup olmadığı konusunda olmamalı. Var, ve ne kadar iyiyiz kısmı tartışılmalı.

Tabii aykırı bir edebiyatın anlattıkları insanlar için korkutucu olduğundan dolayı, bu türe ait eserlere ve yazarlara karşı tiksinme güdülerini zirveye taşıyarak yaklaşıyorlar. Korkulanı anlatırken korkmayan bir türden bahsediyoruz. Bu yüzden benim de bu edebiyat türü içerisindeki yerim, birkaç korkağın ve bir avuç korkusuzun durduğu yer neresiyse orası oluyor. “Yeraltı edebiyatının” her sokağı bir ve benzer değil. O yüzden kendimi sadece kendi sokağıma koyuyorum. Herkesin kendi dünyasını yarattığı bir türde, neyseniz o'sunuz.

Korkmadan, tüm sertliği ve alaycılığı ile duyguları işleyen bir tür diye belirtmiştim. Sonuçta birileri okurken korkar düşüncesinden çekinerek de yazılmıyor.Kargaların korkuluklardan korktuğu nerede görülmüş. Yeni bir isim vermek zorunda mıyım bilemiyorum ama sanırım bu nedenden dolayı “karga edebiyatı” derdim. Diğerleri “korkuluk edebiyatı” ile “karga edebiyatını” korkutacağını düşünecek kadar aptal değildir herhalde.

 

 

U.U: Son yıllarda yayınevleri 20'li 30'lu yaşlardaki genç yazarları daha görünür kıldılar. Yeni jenerasyon edebiyatçılarının dili sizce edebiyata ne kazandırdı?

 

 M.F.T:  Bunun en büyük sebebi, ticari kaygılardan doğan zorunluluklar. Filtreleme sıkıntısı var. İyi olanı ihtiyarlar masasında başa koymak yerine, çok kazandıracak olanı ön plana çıkartma çabası var. İçerik, hikaye, bilgi önemli değil. Masrafları karşılamak için kitap basıyorlar. Edebiyat, yayınevleri için doğalgaz faturasını ödeyen bir şey haline geldi. Bu yaştaki yazarlar arasında elbette ki yetenekli olanlar var. Onlar da bilinmeden, farkına varılmadan yok oluyor. Çünkü kendisini okşayarak yazan ve insanlar da okurken kendisini okşasın diye yazanlar var. Seks ve bilinirlilik satar algısı güçlü bir algı sonuçta.

 Fakat bunun sebebi de okumadan yazmaya başlayanlar. Kendi yazdığını dahi unutan, aynı karakteri iki üç kere öldüren, bir olayı üç kere anlatan bir yazar güruhu var. Böyle bir jenerasyonun fikri bir müdahalesi yokken, edebiyatı sadece “dizlerinin üzerindeki ekranda” yaşayanlar varken, dile ve edebiyata kazandıracağı bir şey olamaz. Okumayı fişlerde bırakan bir neslin yazarlarından bahsediyoruz. Bu yüzden kimse kusura bakmasın, b*ku cilalasan da altın gibi parlamaz.

"Yeni jenerasyonun en iyi olduğu alan mizah olabilir"

U.U: Geçmişin mizah dergisi dilinin yaygın kıldığı jargon ile yakın dönem edebiyat dili arasında nasıl bağ olduğunu düşünürsünüz?

 M.F.T:  Yeni jenerasyonun peydahladığı ve en iyi olduğu alan mizah olabilir sanırım. Ne kadar ayrılık, aykırılık olsa da bu noktada birleşebiliyorlar. Mizah sürekli jenerasyon ve nesil ile gelişiyor. Bu nedenle geçmişe çok bağlı kalındığını düşünmüyorum. Mizah, geçmişteki kadar samimi değil belki ama daha hızlı ve karmaşık bir halde yeniye ayak uydurmuş bir biçimde. Yakın dönem edebiyatının da etkilendiğini düşünmüyorum. Okurlar, hangi dönemde yaşadıysa o dönemin edebiyatını okudular. Dönemler arasında okur geçişi olmadığı için bağdaştırmanın zor olduğunu düşünüyorum. Yani okur sadece kendi dönemini ele alarak edebiyatı değerlendirip, yaşatıyor. Kendisinden önceki dönemleri ve arkasını pek irdelemiyor. Dönem bencili okurdan dolayı, edebiyat, konserve bir halde raflarda durmaya mahkum kalıyor.

"Edebiyatın dili sosyal medyanın dilinden etkilenmedi, o mecraya taşındı! "

U.U: Edebiyat yazınının gündelik dile yakınlığı sizce nasıl konumlandırılmalı. Özellikle sosyal medya dilinin bugünün romanlarına yansımaları nedir?

M.F.T: Romanın ve yazarının amacına, anlattığı şeyin detayına göre dilin kullanımı değişir. Bunu bir kalıp içerisine sokmanın ne gereği ne de geçerliliği var. Ancak hangi dilde yazıyorsanız, dile ve kültürüne bağlı kalmak zorundasınız. Bu zorunluluk da o dilde yazdığınız için kendiliğinden oluşan bir durum. Alman gibi düşünüp, İngiliz gibi yazamazsınız. Nasıl yazım hataları yayınevinin problemi ise dil ve bilgisi de yazarın problemidir. Bunun için de okumanız gerekir. Yine aynı sorunla karşılaşıyoruz. “Okumadan, düşünmeden yazanların edebiyatı.”

İlkokul fişi gibi üç cümlelik paylaşımları okuyanlar tek hecelik kitaplar yazıyorlar. Dil de aynı şeyleri tekrar eden, özgün olmayan “sığ hececiler” yüzünden, edebi anlamda da günlük kullanım açısından da basitleşiyor. Sonuç, bir sayfaya bir cümle edebiyatı.

Sorun şu; edebiyatın dili sosyal medyanın dilinden etkilenmedi. Ticari kaygılardan dolayı, edebiyat doğrudan o mecraya taşındı. Bu çok daha büyük bir sorun. Edebiyat, fabrikasyon neslin aynılığına dahil edildi. Doğal olarak bu günün romanları diye iyimser yaklaştığımız şeylerin aslında sosyal medyanın sayfalara basılmış hali olduğunu söyleyebilirim. Bari sayfaları rahat bıraksaydınız.

"Romanı cümleler değil, karakterler yaşatır"

U.U: Eskinin edebi metinlerinde hikaye bütünlüğü ve kurgu ön plana çıkarken şimdinin edebi formunun 'aforizmal' bir söyleme kaydığına katılır mısınız? 

M.F.T:  Burada iki şeyi dikkate almak lazım. Büyük finalleri olan kitaplar ve sıradan bir finale sahip olan kitaplar. İkisinde de içerik önemli. Kurgu ve hikayeden ne anladığınız ve ne olarak tanımladığınız önemli. Her olay finale hizmet etmek zorunda değil elbette ki ya da hikayenin ve kurgunun görevi anlatımın ve üslubun arkasında da kalabilir. Bu tamamen yazara bağlıdır. Ancak okur hep büyük finaller, şaşırtıcı sonlar ister. Ne de olsa düz bir hayatı var insancıkların. Yazardan da beklenti bu olur. Sanırım bu yüzden “yeraltı edebiyatı” bana daha yakın. İstediğim gibi yaşıyorsam istediğim finalle bitiririm. Sen de istediğin kitabı okursun.

  Ancak “aforizmal” söylem kitabın tamamında var ise ve eser bundan oluşuyorsa bu da şundan kaynaklanır; ya ilham bekleyerek yazan dangalaklardandır ya da düşüncesi olmadan yazmaya çalıştığı şeyleri, başkalarının fikirlerinden harmanlayarak ortaya koyuyordur. Sabit bir düzeni yaşayanlardan sabit ve tekdüze cümleler çıkar. Hikayesi, yaşanmışlığı, farkındalığı olmayan bir insandan kurgu ve hikaye olgusu beklemek biraz büyük bir adım sanırım.

 Tabii şu da var, üslup ve kurgu eseri farklı kılan unsurlardır. Eğer bunlar ile birlikte “aforizmal” bir söylem eklemek isteyen yazarlar da olabilir. Ama romanı cümleler değil, karakterler yaşatır. Bir cümle gibi olamazsınız ama biri gibi olabilirsiniz. Önemli olan eserin bu etkiyi bırakmasıdır. Bu da finalden ve aforizmalardan tamamen farklı bir şekilde bırakılabilecek bir etkidir. Okur, romandaki bir karakter gibi düşünmeye başlamışsa, finalin ve aforizmanın bir değeri kalmaz. Çünkü artık sayfayı dölleyerek, okurun zihninde kendi tohumunuzu yetiştirmeye başlamışsınız demektir.

 

U.U: Kent ve edebiyat ilişkisi özelinde düşünüldüğünde Türkiye'de yeraltı kültürünün kentin dönüşümüyle birlikte nasıl bir şekil aldığını düşünürsünüz? Kent; bugünün edebiyatına nasıl yansıyor? Güçlü bir underground kültür olduğunu düşünür müsünüz?

 

 M.F.T:  Yeraltı kültürünün yaşamak için ihtiyaç duyduğu tek şeyin birey olduğunu düşünüyorum. Sonuçta daha çok zihinsel süreçten doğan bir edebi anlayış ve kültür. Dil aynılığı gerektirmeyen daha evrensel bir minvale sahip. Sonuçta bu kültür edebiyatta da müzikte de sanatın çeşitli dallarında da var. Tabii bu kültürü, sanat adına ortaya konulan saçmalıklardan ayırt etmek lazım. Burada kent etkisi gibi benzeri etkiler önemli olabilir. En azından bu etkiler yeraltı kültürünün ve edebiyatının sorumsuzca davranmak olmadığını, temelinde “zorunsuzca” davranmak olduğunu göstermeye yardımcı olabilir.Türkiye’de ise siz ne anlatırsanız anlatın ne yazarsanız yazın herkes cebindeki miktarın, kalan sigaranın ve sevişip sevişemeyeceğinin derdinde olacağı için kent etkisinden ya da getirdiği değişimlerden önce yeraltı edebiyatının ve kültürünün anlaşılıp anlaşılmadığına bakmak lazım.

 Dünyayı etkileyen Rock’nRoll müziğe ait ilk kitap Oğuz Haluk Alplaçin tarafından yazılmış olmasına rağmen (Dünya Sarsılıyor –Rock’nRoll) biz ne kadar önemseyip anladık bu tartışılır. Halide Edip Adıvar Akile Hanım Sokağı romanının ikinci kısmı olan Sallan ve Yuvarlan isimli bölümü tanımlarken, dünya halklarının başkaldıran, eşit müziği Rock’nRoll’dan etkilenerek yazdım diye belirtirken biz ne kadar anladık tartışılır. Erkin Koray ve Yavuz Çetin gibi adamları ne kadar anladık tartışılır. Doğal olarak kent ve kent kültürü, yeraltı kültürünü ve sanatını barındıran bütün eserleri unuttu ya da anlamadı. Anlamak için çabaladı mı o da tartışılır. Bu yüzden güçlü bir “underground” fikri olsa da oksijen tüpüne bağlı, bastonlu bir ihtiyar gibi yaşamaya zorunlu kıldılar.

           

U.U:  Edebiyattaki yolculuğunuzu nasıl görüyorsunuz? Bir sonrakinde sizden neler okuyacağız?

  M.F.T: Yeraltı edebiyatını ve aynı kültüre bağlı olan Rock’nRoll’un müzikal ve yaşam tarzı olarak bağdaştığı bir anlayış ile yazmaya devam edeceğim. En azından daha önce denenmediğini ve aynı yükseklikte tutulmadığını biliyorum. Bunu gerçekleştiren kişi olmak güzel bir duygu. Edebiyatın içerisindeki yolculuğum nasıl olur şu anda kestirmek zor ama yeraltındaki karanlıkta daha rahat yürüyebildiğimi biliyorum. Aynı izden, aynı çizgiden devam edecek sanırım.

 “Kral, Soytarı Donu Giyer” kitabının içerisindeki 70’ler başlığını taşıyan bölümde yazılan roman, gerçek zamanda şu an yazdığım roman aslında. İlk romanı yazarken fikir olarak ortadaydı. Sadece içerisine gizlemek istedim.1975 yılında geçen bir olaylar bütünü. Muhteviyatı da şöyle; üç farklı karakteri, bakış açısını, geçmiş içindeki geleceği ve kendi hikayelerini yaşarken eş zamanlı ve sarmal bir zaman döngüsü içerisindeki ortak hikayeyi yazıyorum.

Yukarıda bahsettiğimiz ve sorduğunuz “sosyal medya” etkisinin sığlığında basitleştirecek olursam, açıklayacak olursam; “spinoff” içerisindeki “spinoff”lardan doğan bir hikaye diyebilirim.


©Copyright 2017 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.
İlginizi ÇekebilirX