26.03.2012 - 20:17 | Son Güncelleme: 26.03.2012-20:17 A-A+

BAŞTAN ÇIKARAN NOSTALJiK TATLARIN KENTi İSTANBUL

Türkkariyer A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Başkanı İlham Süheyl Aygül, Optimist Yayınları’ndan çıkan ‘Beyaz Yakalı’nın Akıl Defterinden’ isimli kitabında...



NEŞE MESUTOĞLU/nese.mesutoglu@milliyet.com.tr

İstanbul’un yoğun çalışma temposunda koşuşturan işadamlarını da cezbeden bir güzelliğe sahip olduğu vurguluyor. Kitaptan ilginç satır başları derledik sizin için

GÜNE ERKEN  BAŞLIYORUM
Bugün benim yaş günüm... Sabah oldukça erkenden evden çıkıyorum. Gün yeni ağarıyor. Arabayı çalıştırıyorum. Siteden çıkıp tepeye tırmanınca şehr-i İstanbul beni kucaklıyor. Tepelerden İstanbul’a bakmak nedense beni hep oldum olası büyülemiştir. Gene o tanıdık duygu. Yeni ışıldayan hafif kızıl gökyüzünden delik açılmış gibi yukarıdan aşağıya doğru inen dikey ışıkların havuz gibi durgun duran su yüzeyinde yarattığı pırıltılarla oluşan muhteşem bir boğaz tablosu ve tamamlayıcısı balıkçı kayıkları. “Çallı’nın tablolarını yedi tepeli kentin tepelerinden çizmesinin nedeni bu muhteşem güzellik olmalı” diye içimden geçiriyorum. Sarıyer’in tepelerinden döne döne fıstık çamlarını selamlayarak aşağı doğru kıvrılarak arabayla iniyorum.

BEYAZ MARTILAR KARŞILIYOR BENİ Sessiz caddeden denize doğru ilerliyorum. Beyaz martılar karşılıyor beni. Yaşam çığlıklarını duymak için camı açıyorum. Denizden bana doğru gelen iyot ve yosun kokusunu içime çekiyorum. Yol boyunca sıra tutmuş hepsi bir birinden eski, aşklar, entrikalar, farklı hayatlar yaşamış olsa da her zaman yeni bir başlangıç için hazır bekleyen görkemli beyaz yalıların gözetiminde yol boyunca ilerliyorum. Bir yandan da “Tanrım bu kent ne kadar etkileyici” diye düşünüyorum. Kireçburnu’ndaki fırından yeni çıkmış, dumanı tüten poğaçalardan alıyorum. Yola bu lezzeti damağımda hissederek devam ediyorum. Soyunmaya başlayan, görkemli çınarlardan ayrılan soluk yaprakların kaldırımla cadde arasında yaptığı hareketli dansı bir müddet izliyorum. Arabada Leonard Cohen’in ‘Dance Me To the End of love’ şarkısı çalıyor. “Herhalde bu mevsimi en iyi anlatan şarkı bu olsa gerek” diyorum.

BAŞKA ŞUBESİ OLMAYAN BİR  MEKANA GİDİYORUM
Gri bulutların, ısrarcı yağmurların ve karamsarlık rüzgarlarının kenti teslim aldığı soğuk bir günde Beşiktaş Çarşısı içindeki Kaymakçı Pando’da günü karşılıyorum. Normalde, hareketli bir geceyi tembel bir pazara bağlayan en güzel yerlerden biridir bu mekan. Ofise yakın olduğu için hafta içi de olsa ayaklarım beni buraya getirir bazı zamanlar. Soğuk havanın camın üzerinde yarattığı buğuya baktıkça açlığım ve sıcak bir şeyler içmek konusundaki hevesim iyice kamçılanıyor. Wallpaper’da bile haberi çıkan, son derece salaş, gösterişsiz, tabelası bile olmayan, başka yerde şubesi bulunamayacak kadar kendine özgü bir lezzet durağıdır aslında burası. İçeriye girdiğinizde geçmişe ait kokular ve bir garip nostalji dolar içinize. Balkanlara mahsus mandıracılığın sağlam bir örneği olan Bulgar Pando’nun bizzat kendisi de en az manda sütünden yaptığı kaymağı kadar meşhurdur. Pando hesapları kafasına göre yuvarlamasıyla da nam yapmıştır. Bizzat kendi titrek elleriyle servis yaptığı bu daracık alan, yeri geldiğinde bu sevimli ihtiyarın nur yüzüyle gününüzü aydınlatır. Yeri geldiğinde onun kızgın ruh hali dışarıdaki karamsar gri havayı içeri doldurur. Neyse bugün şanslıyız ve Pando’nun yüzünde güller açıyor. Taze, sıcak, çıtır ekmek üzerine, ballı kaymak sürerek yenen, dumanı tüten sıcak sütün ve küçük tavalara kırılan yağda yumurtanın eşlik ettiği bu ritüelden sonra kendimi yavaş yavaş canlanmaya başlayan balık pazarı etrafında, ellerim cebimde yüzümde tatlı bir gülümsemeyle yürürken buluyorum.

OTOPARK MANZARASI DA YETER
Işıklı ve güzel bir gün... Karaköy’de, İs-Park’ın çok katlı otoparkına tırmanmaya başlıyorum. Amacım en tepeye ulaşmak. Bugün nedense sultan olasım var. “Saray açısı” dediğim noktadan İstanbul’u içime çekmek istiyorum. O muhteşem kareye bir an önce ulaşmak için, önünden geçtiğim boş park alanlarına hiç ilgi göstermeden, yukarı dönüşlerde alçak meyillere arabanın altının vurmasını umursamadan, hedefine odaklı her kişi gibi hızla katları tırmanmaya devam ediyorum. 1, 2, 3, 4... Ve nihayet 5’nci kat sonunda, her tarafı açık alanda sağ köşede, ‘Bana özel sultan açısı’na heyecanla yaklaşıyorum...

İSTANBUL VE BEN BAHTİYARIM Arabadan dışarı sevinçle çıkıyorum. En zalimlerin bile nefesini kesecek güzellikte bir manzara karşılıyor beni. Karşıda Topkapı Sarayı’nın muhteşem silueti, kuğu gibi yavaşça süzülen vapurlar, eski, neo klasik binalar... İnanılmaz bir enerji hissediyorum dışarıdan içeriye doğru. Kafama taktığım düşsel sarıkla kentin hakimi olarak bir sultan bakışı atıyorum etrafa. Bir tarafta Bizans’ın görkemli Ayasofya’sı, diğer tarafta Osmanlı Süleymaniye ve göğe doğru yükselen altı narin minaresiyle Sultanahmet’e bakıyorum. Arka planda, dik duruşuyla ritim duygusu geçiren Cenevizli Galata, uzaklardan el sallıyor bana. Bir süre gözlerimi alamadan manzarayı seyrediyorum, martılar eşlik ediyor bana. Dışarıdan gelen enerjiyle içimdeki birleşiyor. O an, ne dünya ne de bir başkası var aramızda, İstanbul ve ben bahtiyarım yukarılarda.

 

Etiketler
Bilgi YarışmasıKılıcın içine konulduğu deri veya madeni kılıfa ne denir?
Aradığınız
Evi Hemen
Bulun!
araDetaylı Ara
©Copyright 2015 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.