15.09.2012 - 20:35 | Son Güncelleme: 15.09.2012-20:35 A-A+

NiYE BiR iLHAN iREM DAHA YOK?

Hayranları çok heyecanlı, çünkü 14 yıllık sahne molasını 2006’da bozan ancak o günden beri de çok az sayıda konser veren İlhan İrem, 22 Eylül akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena sahnesinde olacak



Yazı: Yavuz Hakan Tok

 

1992 yılında Gülhane Parkı’nda verdiği konser sonrası, 14 yıl boyunca sahneye çıkmayan İlhan İrem, bu kuralını 2006 yılında bozmuş ve Harbiye Açıkhava sahnesinde yıllar sonra ilk kez hayranlarıyla buluştu. O günden bugüne parmakla sayılacak kadar az sayıda konser veren İrem, iki yıl aradan sonra, 22 Eylül gecesi Turkcell Kuruçeşme Arena’da olacak.
İlhan İrem 1992 yılından bu yana sadece dört yeni albüm yayınladı. Bunu onun zor yazdığına mı yormalıyız, bizim zor anladığımıza mı, orasını bilemem ama 20 yılda dört yeni albüm yayınlayıp yine de böylesi konuşuluyor, dinleniliyor, seviliyor olmak galiba İlhan İrem’den başkasına pek nasip olmayacak bir başarı.

En hisli şarkılardan biri
“Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin” cümlesini dünya üzerinde konuşulan hangi dile çevirirseniz çevirin, zannetmem ki biri de çıkıp bunun sevgiliye söylenmiş romantik bir tamlama, bir güzelleme, ince bir serzenişten süzülüp gelen bir benzetme olduğunu düşünsün. Hatta bazı kültürlerde düpedüz hakaret olarak algılanması bile mümkün. Oysa bu cümleyle başlayan ve İlhan İrem’in ‘70’li yıllarda yazdığı ilk dönem şarkılarından biri olan ‘Konuşamı-yorum’ hâlen Türk pop müziğinin gelmiş geçmiş en acıklı, en hisli şarkılarından biri olarak kabul ediliyor.
Aynı İlhan İrem’in dördüncü 45’liğinde yer alan ‘Kuklacı Amca’ diye bir şarkıyla din öğretilerinin insanoğluna dikte ettiği Tanrı kavramını sorguladığını, bununla birlikte plağın yayınlandıktan kısa bir süre sonra, sırf gelecek tepkilerden çekinilerek, plak şirketince piyasadan toplatıldığını ve bir daha da basılmadığınıysa ‘Boşver boşver arkadaş, başka bulursun’a ellerimizi çırparak eşlik ederken atlamış olmalıyız.
Çünkü ‘70’lerin İlhan İrem’i, bizim gözümüzde Yeşilçam filmlerinin mahçup delikanlısıydı. Temiz yüzlü, efendi, iyi aile çocuğu prensi Sertan Acar’dı. Mahzun bakışlı, kırılgan sesli bu genç adam en ‘anarşik’ şarkıyı da söylese, bize romantik gelirdi.
Bugün İlhan İrem deyince birileri mürşidinin adını duyunca kendinden geçen müritler misali iç geçiriyor, birileri ise “70’lerde iyiydi, sonra çok bozdu” teziyle bir hayli mesafeli duruyor. Görselliğin altın çağında gözden ırak durmanın da bir bedeli var. Oysa 2006 yılında Michael Kuyucu’nun yaptığı röportajda “Şehir efsanelerindeki gibi dünyadan kopuk, aşırı ciddi, ruhi revan değilim! Rock dinlemeyi, sürat yapmayı, viski ve martini içmeyi, balık yemeyi severim. Ortalarda hiç görünmeyişim ve trans halinde yazdığım şarkıların gizemli atmosferi İlhan İrem’i bu dünyadan kopuk, yaşamayan bir figür haline getirmemeli!” diyerek zaman içerisinde adının etrafında oluşan söylenceden rahatsızlık duyduğunu sert bir ifadeyle dile getirmişti.
Evet, ne mürşitti ne de peygamber. Sadece müziğini, resimlerini, yazılarını, söz konusu sektörlerin genel geçer kurallarından azade, kendi bildiği ve istediğince yapabilmenin, çizebilmenin, yazabilmenin sırrını bulmuştu ve bu bizim hiç de alışık olmadığımız bir şeydi.

Kırılgan adamın öfkesi
‘80’lerde yapmak istediklerini engelleyen otorite figürü TRT’deydi. Çekilen televizyon programı görüntüleri kulağındaki küpe nedeniyle ekrana getirilmeyince, TRT’den boykot yeme pahasına protesto etti bu durumu. Din sömürücülüğünün tehlike sinyallerini ‘Blues For Molla’ adını verdiği şarkısıyla dillendirmek istedi. Kültür Bakanlığı’ndan bandrol alamayınca şarkıyı albümden çıkarmak zorunda kaldı. Sonra ülke gündemine dair düşündüklerini köşe yazılarında kaleme almaya başladı. Şarkılarında satır aralarına gizlediği karşı duruşu, onu tanıdığımız masum ve kırılgan genç adamdan beklenmeyecek, hatta düpedüz ‘öfkeli’ denilebilecek bir üslupla sergiledi.
“Bütün bunlar iyi hoş da, peki nedir İlhan İrem’in şu bir türlü sırrına eremediğimiz felsefesi, ne anlatıyor o karmaşık şarkılarında?” diye sorası geliyor insanın. Bu soruların tek bir cevabı, kısaca özetlenebilecek bir açıklaması yok.
Mitolojiden girip, parapsikolojiden çıkmanız, geçerken metafiziğe de uğramanız, kadim dinlerin öğretilerine kafa yormanız, reenkarnasyona, kozmik âleme, ‘ufo’lara, ‘üçüncü göz’e inanmanız gerekiyor. Tek bir inanışa, öğretiye, dine, teoreme işaret etmeyen nev-i şahsına münhasır bir felsefe, İlhan İrem’in ve ‘sevecen’lerinin felsefesi. Yıllardır imzası gibi kullanmakta olduğu ‘ışık ve sevgiyle’ seslenişi,  bu felsefeye bir ad olur mu bilmem. 80’lerde ‘Pencere, Köprü ve Ötesi’ üçlemesiyle hem müziğinde hem de hayat görüşünde bir dönüşüm başlıyor. ‘90’ların başında ‘İlhan-ı Aşk’ albümüyle birlikteyse tamamen başka bir boyuta geçiyor. Bu noktada şarkıları sözel ve müzikal anlamda iyice içinden çıkılamaz bir hale gelirken, popüler kültürden ve medyadan da tamamen uzaklaşma sürecine giriyor. Hakkındaki şehir efsaneleri de tam bu noktada başlıyor zaten.

Röportajın tamamını bu ayki ‘Milliyet Sanat’ dergisinde bulabilirsiniz. 

Etiketler
Bilgi YarışmasıKılıcın içine konulduğu deri veya madeni kılıfa ne denir?
Aradığınız
Evi Hemen
Bulun!
araDetaylı Ara
©Copyright 2015 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.