23 kasım tool
milliyet logosu
sazak.gif

Üzücü tablo

Derya Sazak

ANA muhalefet lideri Yılmaz, Budapeşte'de saldırıya uğradı. Görgü tanıkları Mesut Bey'i yumruklayan kişinin Çatlı'nın adından söz ederek, "ihanet"e karşılık verdiği imasında bulunduğunu öne sürüyorlar. Yılmaz'ın eşi Berna Hanım ise saldırı anında yapıldığı öne sürülen bu "tehdit"i reddediyor.
Öncelikle, ANAP liderine geçmiş olsun diyoruz.
Son haftalardaki cesur çıkışlarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Mesut Yılmaz'ın böyle bir saldırıya uğraması trajiktir. Susurluk kazası ertesinde siyasetçi - mafya - polis üçgeninde karanlık kişiler, neredeyse birer "kahraman" haline getirilirken, skandalın üzerine kararlılıkla giden Yılmaz'ın kaba kuvvet karşısındaki mağduriyeti gerçekten üzücüdür.
Günlerdir, "hepimiz tehlikedeyiz" diye haykıran, ana muhalefet lideri, sonuçta yumrukla karşılık görmüştür.
Mesut Yılmaz'ın, üzerinden kan sızan bandajlı burnu ve yüzündeki morluklar, demokrasi adına "utanç verici" görüntülerdir.
Kuşkusuz, böyle örnekler, salt Türkiye'ye özgü değildir.
Dünyanın öteki ülkelerinde de politikacıların albümünde hak etmedikleri taciz enstantaneleri vardır. Yumurta yiyen, yumruk alan, hatta kurşunla, bombalı saldırıyla yaşamından olan pek çok devlet adamı vardır. Neyse ki Mesut Bey'i hedef alan saldırıda yaşamsal bir darbe söz konusu olmamıştır. Yılmaz, hak etmediği bir saldırıyı ucuz atlatmıştır!
Geçmişte, Demirel'in, Ecevit ve Özal'ın uğradığı saldırı ve suikast girişimlerini unutmayalım.
Artık, bu tür olayların, akla pek çok kuşku uyandırıcı soruyu getirdiği de bir başka gerçektir. Örneğin Mesut Yılmaz'ın Budapeşte gezisi bir "hafta sonu" kaçamağı mıydı? O gece casinoya gidildi mi? Yoksa, Mesut Bey, Macaristan'da Susurluk soruşturmasıyla bağlantılı kişilerle mi buluşacaktı?
Eğer Yılmaz'ın Almanya'dan Türkiye'ye dönüşte uğradığı Budapeşte ziyareti gerçekten program dışı bir konaklama ise Yılmaz'a saldıran kişi, ANAP liderinin Hilton Oteli'nde kalacağını kimden öğrenmişti?
Yılmaz'ın uğradığı saldırı, Türkiye'nin zaten karmaşık olan gündemine yeni soru işaretleri yüklemektedir.
ANAP liderinin tepkisi ise, artık çok iyi bilinen dobracılığının ifadesidir:
"Biz bu devleti sokakta bulmadık. Bu devlet o kadar ucuz değil. O kadar kolay değil. Bu devleti ite uğursuza bırakmayız."
Mesut Yılmaz, ANAP Genel Merkezi'nde kendine geçmiş olsun dileğinde bulunmak üzere toplanan partililere, hayli dokunaklı biçimde şunları söyledi:
"Hiç kimse bu devlete şu iyiliği yaptım diye uyuşturucu ticareti ve kumar haracından kirli para elde edemez. Temiz toplum, temiz siyaset için, yalana, harama, mafyaya ve onun devlet içindeki uzantılarına karşı açtığımız bu savaşı hep beraber yürüteceğiz. Kanımızın son damlasına kadar mücadele edeceğiz."
Evet, Yılmaz, "yılmayacağız" derken, ülkedeki siyasal kirlenme ve çürümenin üzerine gitmeye devam edeceğini açıklıyor.
İlginçtir... Mesut Yılmaz'ın Budapeşte'den Ankara'ya döndüğü saatlerde, Susurluk rezaleti Çankaya'da Demirel ve Erbakan arasında görüşme konusu yapılıyordu.
Özellikle, Cumhurbaşkanı'nın topu muhalefete atıp, kendisini "devre dışı" bırakma çabasının ANAP liderinde bir yalnızlık ve kırgınlık duygusu yarattığı söylenebilir.
Yılmaz'ın tek güvencesi başta CHP ve onun lideri Deniz Baykal olmak üzere öteki muhalefet partileridir.
ANAP lideri Susurluk faciasının üzerine gidecekse, eldeki bilgi, belge ve video bant kayıtlarını açıklayarak, kamuoyunu bir an önce yanına almalıdır. Çünkü artık, bu olayda giz perdesi aralanmıştır.
Mehmet Ali Ağca'nın açıklamaları, Abdullah Çatlı'nın, Abdi İpekçi'nin öldürülmesi dahil geçmişte ülkücülerin adının karıştığı pek çok cinayetin kilit adamlarından birisi olduğunu kanıtlıyor. Ağca, "Çatlı şefimdi" diyerek, bu kişinin 1980 öncesi ve sonrası ilişkilerde, hiç de sıradan sayılmayacak konumunu itiraf etmektedir.
Türkiye'de masum çoğunluğun geleceğe güvenle bakabilmesi ve insanca yaşayabilmesi için, cinayet şebekelerinin ve mafya düzeninin olanca çıplaklığıyla "teşhir" edilmesi gerekiyor.
Parlamento bunu başarabilirse, rejimin önü açılır. Demokrasiye güven duygusu artar.
Oysa Meclis, insanların can güvenliğini dahi sağlayamayan, hukuk devletinin gereklerini yerine getiremeyen bir iktidarı sorgulamak yerine bugünkü sorunların üzerine giden "medya"nın işlevini tartışmaya açıyor. Hem de terör suçlamasıyla!..
Çiller'in kendi sonunu Menderes'e benzeten ruh halinin bugünkü noktaya sürüklenmesinde büyük payı olduğunu düşünüyoruz. DYP liderinin grubumuzu da hedef alan dünkü beyanı talihsizliktir.
Refah da "öç alma" duygusundan kendisini kurtaramıyor.
O zaman, bu durumda görev gazetecilere düşüyor. Bugün Meclis'e iletilmek üzere toplanan binlerce imza sansür ve baskı yasalarına "hayır" diyen gazetecilerin topyekün seslenişidir.
Parlamentonun bu sese kulak vereceğine inanıyoruz.

[Ana Sayfa] [Siyaset] [Ekonomi] [Dünya] [Magazin] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları] [Dizi Yazı] [Eğitim]