23 kasım tool
milliyet logosu
melikof.gif

Alevilik nasıl evriliyor?

ODTÜ Sosyoloji profesörü Elisabeth Özdalga'nın program direktörlüğünü üstlendiği İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsü'nde yapılan "Osmanlı'da ve Modern Türkiye'de Aleviler: Din, Kültürel Kimlik ve Sosyal Örgütlenme" başlıklı üç günlük konferans (25 - 27 Kasım), Türkiye'nin bugün en çok tartışılan sorunlarından birini uluslararası araştırmacıların bakışıyla ele aldı. Konferansta yapılan tartışmaları ve Alevilik / Bektaşilik tarihinin önde gelen uzmanı, ünlü Türkolog Profesör Irene Melikoff'la yaptığımız sohbeti sunuyoruz.

Nilüfer Kuyaş

Türkiye'nin bugün iki önemli sorunu, yani politik İslam ile ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği, bir başka ve önemli toplumsal gelişmeyle, yani Aleviliğin yeniden canlanma süreciyle bazı noktalarda çelişkili, hatta tehlikeli bir şekilde kesişiyor.
İsveç Araştırma Enstitüsü'nün düzenlediği "Alevilik Konferansı" nda dinlediğim bir çok bilim adamı ve araştırmacı, son yıllarda Alevi kimliğinde yaşanan yeniden doğuş ve politikleşme eğiliminin büyük ölçüde radikal İslamcılığın yükselişine bir tepki olduğu konusunda hemfikirdi. Keskinleşen milliyetçiliklerin de Türk ve Kürt kökenli Aleviler arasında ciddi bir gerilim yarattığı konusunda da görüş birliği vardı.
Aleviliğin dini azınlık ve kültür olarak kendi içinde geçirdiği sosyolojik evrim ise, konferansın ana ekseniydi.
Aleviliğin tarihsel olarak kent kültürüne ve devletle ilişkiye daha yatkın olan Bektaşilik kolundan farklı olarak, tamamen kırsal kökenli ve esas inanç geleneğinin, Türkiye'deki hızlı kentleşmeyle geçirdiği çeşitlenme, çözülme ve şimdi yeniden toparlanma süreci ele alındı.
Ancak, bu toparlanmanın nasıl bir biçim alacağı konusunda, bugün Aleviler arasında ne kadar derin görüş ayrılıkları olduğu da bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Türkiye Aleviliği muazzam bir dönüşüm yaşıyor. Bu dönüşümün adeta anatomisini çıkartması açısından İstanbul'daki konferans son derece önemliydi ve bildirilerin bir yıl içinde kitap halinde yayınlanması tasarısı gerçekten önemli bir katkı olacak.
Bu bağlamda, Aleviliğin artık tamamen dini boyutuyla modernleşmesini, bireyleşen kent insanına hitap edecek dayanışmacı, ama heterodoks bir İslam mezhebi olarak evrilmesini savunanlarla, eski "solcu" geleneğin uzantısı olarak bir laikleşme ve demokratikleşme mücadelesini üstlenmesini, hatta sosyalist düşüncenin yerini almasını savunanlar arasında, kuşak farkını da içeren bir bölünme olduğu gayet açık. Üstelik bu iki ana eğilimin içinde de, farklı bölünmeler sözkonusu.
Mesela Aleviliğin dini kimlik olarak kendini kabul ettirme stratejisi açısından, bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin laiklik uygulamasında bir çelişki yaşandığı, devletin tamamen "Sünni devlet" görünümünde olduğu, konferanstaki bilim adamlarının birleştiği bir noktaydı. Ancak buna karşı tavır konusunda görüş ayrılıkları vardı.
Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fuat Bozkurt, "Aleviliğin eritilmesi" dediği tavıra karşı hem okullardan zorunlu din dersinin kaldırılmasını ve Aleviliğin de seçmeli ders olarak okutulmasını, hem de Anadolu'daki Alevi köylerine cami yaptırılmasının engellenmesini talep etti.
Buna karşın, özellikle Sivas yöresindeki Alevi köylerinde uzun süre araştırma yapan ve halen University of Wales / Galler Üniversitesi öğretim üyesi olan sosyal antropolog David Shankland, İslam'ın her iki tarzını birarada yaşamayı benimsemiş bir çok Alevi köyü gezdiğini, Sünni ortama uyum gösteren Alevilerin aynı zamanda kendi inançlarını da sürdürdüklerini söyledi.
Entellektüellerin katı ayrımlarla ortaya çıkarak, bu tip birarada yaşama mekanizmalarını tahrip etmek konusunda çok dikkatli davranması gerektiğini söyledi. Ancak, uzmanların gözlemlerine göre, Türkiye'nin birçok yöresindeki Alevi köylerinde bugün cem ayinlerinin neredeyse yokolduğu da bir gerçek.
Paris'teki Şark Dilleri ve Uygarlıkları Enstitüsü, INALCO 'da öğretim üyesi olan tarihçi Prof. Dr. Faruk Bilici de, Alevilerin "Sünni devlet" ve Diyanet İşleri Başkanlığı kıskacında, eritilme yahut "ehlileştirme" stratejilerine karşı savunmada ne kadar bölünmüş ve teoloji açısından çelişkili bir noktada olduklarını vurguluyordu:
"Alevilerin kendi öğretilerini devlet kurumlarında devam ettirmeleri şimdilik imkansız gibi görünüyor; bu konuda devlete karşı güvensizlik içindeler."
Bilici, Çorum
'da yaptığı araştırmalara da dayanarak, cami yapımı ve imam tayini gibi merkezi uygulamaların birçok yerde ters tepki yarattığını, İlahiyat Fakültesi çıkışlı din dersi öğretmenlerinin "resmi İslam" ı öğretmede ısrar etmelerinin Alevi gençleri kimlik arayışına ittiğini belirtiyor.
Bu gözlemleri doğrulayan David Shankland de, gezdiği Alevi köylerinde dini doktrin açısından bir karmaşa yaşandığını ve sonuçta bazı gençlerin tümden dine sırt çevirdiğini aktardı.
Sadece devletin değil, İslamcı kesimin Alevilere karşı yaklaşımları üzerinde de duruldu. Özellikle Aleviliği tamamen "Şiiliğin bir kolu" olarak tanımlayarak dışlama girişimleri tartışıldı.
Gazeteci Ruşen Çakır, Türkiye'de Sünni İslam'ın politikleşmesiyle, Aleviliğin yeniden politik uyanış yaşaması arasında son derece ilginç paralellikler çizdiği bildirisinde, Sünni İslamcılığın Alevilere yönelik baskılarına değindi. Orta ve Doğu Anadolu'da Alevilere karşı "İyi müslüman iseler camiye gelsinler" şeklinde bir tavır bulunduğuna dikkat çekti.
Ayrıca "Alevilik Ali sevgisiyse, hepimiz Aleviyiz" şeklinde, Alevileri Sünnileştirmeye yönelik yaklaşımın büyük gerilimler yarattığını vurguladı. Bir yandan da Alevileri Şiiliğin Caferi kolu olarak gösterme çabalarının sürdüğünü belirtti.
Gerek Çakır, gerekse Paris Üniversitesi öğretim üyesi tanınmış sosyal antropolog Profesör Altan Gökalp, Almanya'daki Alevilerin Sünnilere kıyasla "anavatandan" daha bağımsız bir örgütlenme içinde olduklarının altını önemle çizerken, Avrupa açısından ilginç bir noktaya temas etti:
"Avrupa Birliği'nde şu anda köktenci İslamcılığa karşı İslam'ın daha hümanist yüzünü temsil eden Aleviliğe hem resmi hem de sivil toplum düzeyinde büyük destek var, büyük umutlar bağlanmış durumda."
Aleviliğin, laiklik savunuculuğunun
"ihale" edildiği siyasi işlevli bir topluluk olmaktan çok, çağdaş bir inanç ve yaşam tarzı sunan kimliğiyle (Prof. Bilici'nin deyimiyle) "meşrulaşma" gereksinimi üzerinde de duruldu.
Nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan Alevilerin kimlik arayışının hangi yönde gelişeceği hayati önem taşıyor. İstanbul'daki konferans, bu konuda en azından hızla bilgilenmemizin aciliyetini bir kez daha ortaya koydu.


Ünlü sosyal antropolog Irene Melikoff'a göre Alevilik

"Asla Şii olmadı"
ALEVİLİK Konferansı'nda bütün gözler, bu inancın tarihi kaynaklarını araştırmada dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Profesör Irene Melikoff üzerindeydi.
Uyur İdik Uyardılar (Cem Yayınları 1993); Alevilik Üstüne Ne dediler? (Ant yayınları, 1990); Sur les Traces du Sufism Turque / Türk Sufiliğinin İzleri (Isıs, 1992) gibi kitapları Türkçe de yayınlanmış olan Melikoff, Aleviliğin Türklerin tarihiyle bağlantılarını kaynağında araştırmış bir kişi.
Melikoff, Aleviliğin "senkretik" bir inanç sistemi, yani çeşitli inanç unsurlarını bir araya getiren bir sentez olarak nasıl geliştiğine bakarak, hem Orta Asya'dan kaynaklanan Şamanizm unsurlarının, hem de Anadolu halk sufiliğinin Aleviliği oluşturmadaki rolünü vurguluyor.
"Göçmen Türkmenlerin Müslüman olması bir dakikada gerçekleşmedi" diyor. "Müslüman olmak için birkaç asır lazım, kültür lazım. Şehirdeki insanlar mezhep biliyorlar, kültür alıyorlar. Fakat göçmen Türkmenler böyle bir kültür almıyor. Müslümanlığı kendi inaçlarına uydurmaya çalışıyor. Alevilik böyle oluştu."
Bu şekilde Anadolu'ya göçeden bir Türkmen dervişi (ve Mevlana 'nın çağdaşı) olan Hacı Bektaş 'ın Aleviliğin ortak başlangıcı olduğunu, ama sonradan ayrı iki cereyan oluştuğunu söylüyor. "Bektaşilik zaman içinde büyük önem kazandı; Bektaşiler yerleşik düzene geçti. Osmanlılarla ilk Bektaşiler arasında yakın ilişki vardı; aynı Türkmen boyundan geliyorlardı. Osmanlıların Trakya ve Balkanları fethetmesinde Bektaşiler büyük rol oynadılar, Gazi oldular. Anadolu'da kalan göçmen Alevilerle aralarında inanç farkı yoktu, ama büyük sosyal farklar vardı."
Anadolu Alevilerinin, daha sonraki yüzyıllarda Şiiliği ve 12 İmam inancını İran'da resmi devlet dini haline getiren Safevilerden etkilendiğini, fakat "asla Şii olmadıklarını" savunuyor Melikoff: "Türkmen alevilerin Hz. Ali'yi tanrılaştırmasının, Şiilikle hiç bir ilgisi yok. Bu bambaşka bir şey. Bunu anlamam tam 25 yıl sürdü."
Ne sonuca vardınız diye sorduğumda, Melikoff'un cevabı ilginç: "Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm'in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı."
Aleviliğin Kürtlük boyutunu büyük kuşkuyla karşılıyor Melikoff: "Kürt Aleviler var ama büyük çoğunluğu Sünni. Aleviliği bir Kürt dini olarak katiyen göremem. 25 senedir yaptığım bütün araştırmalar buna karşı geliyor."
Bektaşilerin kentli ve kültürlü olmasına karşın, Anadolu'daki çeşitli isyan hareketlerine katıldıkları için "Kızılbaş" diye bilinen kesimin göçmen ve cahil kalmasının en temel ayrım olduğunu belirten Melikoff, "Alevi" teriminin bugün meşrulaşarak kabul görmesine karşı, tarihi açıdan yanlış bir terim olduğunu da vurguluyor.
Melikoff, Aleviliğin bir mezhep olarak evrilebileceği kanısında. "Alevi - Sünni gerginliği Anadolu'da Yavuz Sultan Selim'den beri var" diyor. "Bugün hoşgörüyü genişletmek için siyasetçiler başta olmak üzere herkesin çaba sarfetmesi lazım. Benim de dinimin hoşgörü olduğunu yazabilirsiniz."
Profesör Melikoff'un 25 yıllık çalışmalarının sentezi olarak yayına hazırlanan Hacı Bektaş, Gerçekleşen Efsane: Türk Halk Sufiliğinin Doğuşu ve Gelişmesi adlı son kitabının bu hoşgörüye büyük katkısı olacağı muhakkak.


[Ana Sayfa] [Siyaset] [Ekonomi] [Dünya] [Magazin] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları] [Dizi Yazı] [Eğitim]