|
![]() Borç...Umur TaluBİR gazete yazısıyla "okur"a seslenmeye çalışıyoruz. Bazılarını bilmiş olsak hatta tanısak bile, biraz da "meçhul"e sesleniş bu.O "meçhul"de bir varsayım var: Duyarlı insanlar ya da duyarlılıkları canlandırılabilecek insanlar. Okurlar mı okumazlar mı bilemem ama, yazının ulaştığı adresler arasında elbette, "okur"un duyarlılığının hedefi haline getirilmek istenenler de var. Bu yüzden, bu sütun ve benzerlerindeki sesleniş örneklerinden onları muaf tutmak lazım. Onlardan bekleyeceğimiz bir şey yok. "Duyarlılık potansiyeli"ni varsaydığımız meçhul okura seslenen bir yazıyı okurken üstlerine alınmasınlar. . . . "Cumartesi anneleri" diye bilinen kayıp yakınlarını artık biliyorsunuz. Fazla ilgilenmemiş olsanız dahi, en azından duydunuz. Bir "toplum" olduğumuzu sanıyorsak eğer, o insanlara gerçeği borçluyuz. İnsan toplulukları, kendi aralarından birilerinin haksız yere ödedikleri bir bedeli de toplu halde üstlenebiliyorlarsa anlamlı bir toplum olabilirler. Oylarımızla "meşruluk" kazandırdığımız bir düzen var ve bu düzen bazı insanları "aramızdan" alıp yok edebiliyor. Bu, kimsenin kendine ait bir sorunu olamaz. Toplumsak eğer, basılan toplumsal bir damardır. Bunun karşısına kimse başka acılı insanları, örneğin şehit yakınlarını da koyamaz. Her ikisi de toplumu oluşturan vatandaşın tek tek ve toplu halde sorgulayacağı bir ağacın kollarıdır. Bir gazete haberinde belki, bir orgeneralin, Eşref Bitlis'in ölümündeki gerçeği arayan yakınlarına rastlıyorsunuz. Bir başka haberde, hırpalanan bir kadın, mesela Tomris Özden "şehit albay" kocasının ölümündeki sırların peşine düşmüş. "Kurşun atan şerefliler" vesilesiyle 18 yıl önce bir evde katledilen 7 genç zaman tünelinden çıkıp geliverdi. Yok edilen evlatlarının ardından çökmüş, kimi dayanamamış, kiminin acısı küllenmeye yüz tutmuş yakınları 18 yıllık bir karanlığın içinde gerçeği aramaktan bitkin düşmüş. 12 Eylül öncesinden kalan, 12 Eylül sonrasında onlara eklenen, bugün de çoğalan binlerce aile, yüzbinlerce insan içimizden birileri. Onlara müthiş borçluyuz. Gerçeği borçluyuz, "ucu kime giderse gitsin", o uçlara bir hesap sormayı borçluyuz. Her şeye rağmen ve her şeye karşılık hatta her şeye inat, kendi işinizde gücünüzde huzurlu ve mutlu olma çabalarınıza da saygı duyuyorum sayın okur. Ancak, bu borçları siz, biz, hepimiz yüklenmedikçe, onur duyacağımız, güven duyacağımız bir ülkemiz olmayacak. Ne çocuğunuzun başarısı, ne takımınızın galibiyeti, ne bir şirketin kalite ödülü, ne bir doktorumuzun yeteneği, ne "Türkiye'de güzel şeyler de oluyor" tesellileri bu ülkenin onurunu ayağa kaldırabilir. Bu borca sünger çekemeyiz. Farketmesek de, umursamasak da, peşimizi, yakamızı bırakmayacak. . . . Burada bir fotoğraf var. Bir başbakan fotoğrafı. Geçen mayısta İngiliz The Economist dergisi İngiltere Başbakanı için kapakta kullanmıştı. Sebebi de, sadece ve sadece Avrupa politikası açısından bile, "İngiltere için çılgın, kötü ve tehlikeli" bulmasıydı. Bizim bir başbakan yardımcımız var. Kuvvetle muhtemelen bu gazetenin genel yayın yönetmeni İpekçi'nin öldürülmesine karışmışlara da "şerefli" diyebilen. Biz o başbakan yardımcısının fotoğrafını nasıl kullanmalıyız pekiyi? Sanırım, o binlerce aileyle birlikte İpekçi'ye ve ailesine de bunun cevabını borçluyuz! |