İslam dini ve yenilik
İsmail Özcan
ÖZELLİKLE 19. ve 20. yüzyıllarda, gerek ülkemizde, gerekse diğer Müslüman ülkelerde, üzerinde yoğun spekülasyon yapılan konulardan biri, yenilikler karşısında İslam dininin durumudur. Yeniliği teşvik mi eder, engeller mi, yoksa yenilik karşısında nötr müdür?.. gibi sorular hep tartışılmıştır. Biz, bu konudaki gerçekleri sergilemeden önce, yenilikten ne anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturmaya çalışacağız. Ünlü bir yazar, uygarlığı, "Uygarlık, hayatı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için harcanan çabaların bütünüdür" diye tanımlıyor. Bu, uygarlığın gerçekten yabana atılamayacak bir tanımı. Uygalığın gerisinde, her biri uygarlık yolunda bir kilometre taşı olan keşifler ve icatlar vardır. Her keşif, her icat bir yeniliktir. Temel amacı da insana hizmettir. Uygarlık için çok eskilerde yapılmış Osmanlıca bir tanım da şöyle: "Medeniyet, tamir - i bilad, terfi - i ibaddır". Buna göre uygarlık, şehirlerin imarı, modernleştirilmesi, insanların da terfi etmesi, maddi manevi kemale (olgunluğa) ermesidir. Yeniliği, ilerlemeyi, bu iki tanımın çerçevelediği anlamda ele alınca, İslamın yeniliği reddetmesi veya olumsuz bir gözle ona yaklaşması normal bir tutum olarak kabul edilemez. Çünkü İslam dini, insanın çalışıp çabalayıp kimseye muhtaç olmayacak bir hayat kurmasını teşvik eden hatta şart koşan bir dindir. İnsanlara zaman kazandıracak, ruhsal ve bedensel yük ve sıkıntılarını azaltacak veya yok edecek buluşlara karşı çıkması, engel olması dinin mantığıyla bağdaşmaz. Dinin de temel amacı, insana hem dünyada hem de ahirette rahat bir hayat temin etmektir. İslam tarihi boyunca görülen yenilik karşıtı hareketler, kurumsal değil, kişiseldir. Bunlar dinin özünden kaynaklanmaz, bazı kişilerin, bazı mevki sahiplerinin dine ters tavırlarının sonucudur. Müslüman aleminde, yeniliğe karşı din adına takınılan tavırlar arasında yüzseksen derecelik farklar vardır. III. Selim'in, kurduğu Nizam - ı Cedit ordusunun askerleri için uygun gördüğü, Avrupa tarzında bir soğuktan korunma giyeceği olan kaput hakkında "gavur icadıdır, giyilemez!" fetvasını verenler din adına davrandığı gibi, bu fetvayı verenlerin sarayın avlusunda niçin astırılmadığına hayıflanan büyük hukukçu Cevdet Paşa da, yine din adına bu hayıflanmada bulunmuştur. Allah elçisinin, "İlmi kitapla bağlayın" (yani yazın) anlamındaki hadisine rağmen matbaaya karşı çıkanların davranışlarını dine uygunlukla izah etmek mümkün müdür? İşin gerçeği şu ki, matbaayı, ilmi, onu yazarak, kitaplaştırarak korumayı ve yaymayı yücelten bir dinin mensuplarının icat etmesi gerekirdi. Paratonere, "gavur icadıdır" diye karşı çıkıldığı yıllarda, yıldırımdan korunmaya en çok gereksinim duyan yapılar camilerdi. Nüanslara dikkat ederek konuya yaklaşıldığında farklı sonuçların ortaya çıktığı, din adına sahnelenen söz ve eylemlerin pek de dindarane olmadığı görülecektir. Kuran'da, insanı düşünmeye, aklını kullanmaya, evrenin sırlarını çözmeye teşvik eden ayetler, çeşitli vesilelerle defalarca tekrarlanmıştır. Sahabeden biri, ticaret amacıyla gittiği Suriye'den, Arabistan'da bilinmeyen bir aydınlatma cihazı getiriyor ve Medine'deki Mescid - i Nebi'ye asıyor. Bu, basit bir kandil, ama o zaman için yeni. Sabah, akşam ve yatsı namazları artık bunun aydınlığında kılınıyor. Peygamberimiz bunu beğeniyor ve getiren kişiye, "Ey falanca, sen bizim mescidimizi nurlandırdın, Allah da kıyamet gününde seni nurlandırsın" diye dua ediyor. Yeniliği böyle algılayan, değerlendiren bir peygamberin ümmetine, yenilik karşısında hangi tavır yakışır? Yanında olmak mı, karşı durmak mı?
KISSADAN HİSSE Çukur
Erenlerden biri, müridiyle bir mezarlığın yanından geçerken, mürid, "Hayatta en korktuğum şey bu mezar çukurudur, onun karanlığına gömülmenin kaçınılmazlığı bana ürküntü veriyor" diye yakındı. Görmüş, geçirmiş eren, "Oğlum, insan hayatında öyle çukurlar vardır ki, onlardan kendini korumuş olan için mezar çukuru korku kaynağı olamaz" dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Dünyadaki bu çukurlar, göz çukuru, söz çukuru ve öz çukurudur. İnsanın göz çukuruna uğraması, yani kötü nazarlara hedef olması, bazen umarsız dertlere sebep olur, telafi edilemeyecek zararlara yol açar. Hz. Peygamber bunun için, `Nazar, deveyi kazana, insanı mezara götürür' buyurmuştur. Yalan, iftira ve dedikodu gibi söz çukurları, kişinin itibarını yok eder, dostları ile arasını açar, mevkiinden ve makamından düşürür. İnanç yokluğu, idealsizlik, davasızlık gibi olumsuzlukları simgeleyen öz çukuru ise, dünya çukurlarının en derinidir. Anılan bu dünya çukurlarından korunmuş olanların kabir çukurundan korkmalarına ise hiç sebep yoktur."
Veda Haccı
Hicretin 10., miladın 632. yılında, Allah Teala'nın hac ibadetini farz kılmasından sonra Hz. Muhammed'in İslami esaslara göre yapabildiği ilk ve son hac. İslamın şartlarından en son farzı kılınan ibadet hactır. Hac, hicretin 9. senesi farz kılınmıştır. Haccın farz kılındığı bu sene Peygamberimiz hacca gidemedi. Yerine Hz. Ebubekir'i hac emiri olarak gönderdi. Kendisi ancak ertesi yıl bu ibadeti yapabildi. Aynı yıl vefat ettiği için İslami ilk haccı oldu. Bundan dolayı bu hacca "Veda Haccı" denmiştir.
Veda Hutbesi
Hz. Muhammed (s.a.v.) Veda Haccı sırasında, kendisiyle hac ibadetini yapmak üzere Arabistan'ın her yanından gelen 120 bini aşkın Müslümana 8 Mart 632'de Arafat'ta bir hitabede bulundu. Bu hitabesinde Müslümanlara çok önemli mesajlar veriyordu. İslam dininin tamamlanmadığını, kendisinin de yüce Rabbine kavuşacağını hissettiriyordu. Veda Hutbesi, Peygamberimizin büyük bir kalabalık önünde yaptığı son konuşma olduğu içi buna Veda Hutbesi denmiştir. Son derece meşhurdur, yalnızca Müslümanlar için değil, tüm insanlık için doğru yolu gösterici bir içeriğe ve üsluba sahiptir. Söz gücünün itibarını en yüksek noktaya ulaştıran bir konuşmadır.
|