Türkiye'nin glasnost dönemi
Zülfü Livaneli
SANKİ karanlığa bir projektör tutuldu. Sanki yıllardır gizli saklı işlerin yürütüldüğü kuytu köşelere günışığı vurdu. Kendilerini o köşelerin nemli ve kuytu karanlığında rahat ve dokunulmaz sananların kaçışmaları ve suçu birbirlerinin üstüne yıkma telaşı bu yüzden. Türkiye olarak bir aynaya bakıyor ve yüzümüze vuran çiğ ışıkta kendimizi seyrediyoruz.
YENİ DEĞİL
Ortaya çıkan hiçbir şey yeni değil. Ne devlet içindeki gizli örgütler, ne karanlık para ve suç ilişkileri, ne de Başbakanlık Konutu'na Mercedes'ler içinde akan sakallı tarikat şeyhleri. Hepsi mevcuttu, varlığını sürdürüyordu ama geniş kitlelerin gözünden uzakta yapıyorlardı işlerini. Halkın duyarlı olduğu milliyetçilik ve din konularında söylenen yalanların prim yaptığı dönemlerden geçtik. Ömrü boyunca alnı secdeye değmemiş, kelime - i şahadet getiremeyecek politikacılar kürsülere çıkıp, "bir elimizde bayrak, bir elimizde Kur'an, kulağımızda ezan sesleri" diye nutuk atınca kitleleri peşinden sürüklüyordu. Milliyetçilik ve din gibi iki önemli kavramın arkasına saklanan karanlık kişiler, her türlü kirli işi özgürce yürütmenin rahatlığı ve güveni içindelerdi. Halkı, en zayıf noktasından vuruyorlardı. Şimdi ortalık aydınlanıyor. Ak koyunla, kara koyunun seçildiği bir tan ağarması yaşıyoruz. Bundan böyle, milliyetçilik ve din kavramlarını kullanarak politika yapmak, eskisi kadar kolay olmayacak. Çünkü halk, ikiyüzlülüğü ve sahtekarlığı gördü.
AVRUPA HALKLARI BEDEL ÖDEMİŞTİ
Avrupa bunu daha önce yaşamıştı. Almanya'da "vatan - millet" diye ortaya çıkan Hitler, "En büyük ulusun Alman ulusu" olduğu masalının arkasına taktığı milyonlarca insanı feci ölümlere sürüklemiş, ülkesini yakıp yıkmıştı. Bu yüzden halk dikkatliydi artık. Bir politikacı çıkıp "Faterland" milliyetçiliğine sığındı mı kuşkuyla bakıyorlardı ona. İtalya'da da böyleydi durum, İspanya'da, Portekiz'de de! Çünkü o çok milliyetçi Mussolini'nin, Franco'nun ve Salazar'ın başlarına ne çoraplar ördüğünü, ülkelerini nasıl yakıp yıktığını görmüş, acılara tanıklık etmişlerdi. Aynen Stalin zulmünü yaşayan Sovyet halkları gibi. Bu ağır kan bedelini ödemiş olan insanları kandırmak kolay olmuyordu artık. Ama Türkiye'de iş kolaydı: Milliyetçilik ve din kavramlarını her türlü suçun önüne kalkan yapabiliyordunuz. Şimdi halk, bu insanların içyüzünü görüyor. Tüyleri diken diken olarak, bu kutsal kavramların arkasında ne dolaplar çevrildiğini izlemekte. * * * TÜRKİYE'nin önündeki en büyük görev, siyaseti yeniden yapılandırabilmek. Demokrasinin de, ekonominin de, temel hak ve özgürlüklerin de işleyebilmesi, düzelebilmesi buna bağlı. Geleneksel partilerin lider diktatörlüğünden kurtularak geniş kitleleri kucaklamasından ve kendi içinde demokrasiye kavuşmasından başka çaremiz yok. Temsili demokrasiyi eksiksiz uygulamanın yani halkın siyasete ağırlığını koymasının tek çaresi bu.
AYDINLIK
Aydınlıktan korkmamak gerekir. Doğu Perinçek'in Aydınlık dergisinde aylardır sürdürdüğü yayın ve arkasından patlak veren itiraflar zinciri, karanlık, kuytu köşelere keskin bir ışıldak tuttu. Keskin ışık gözleri acıtabilir, bir göz - kamaşması dönemi yaşanabilir ama sonuçta her şey yerli yerine oturur. Türkiye kendi glasnost'unu, kendi şeffaflığını yaşamaya başladı. Umarız bu süreç kesintiye uğramaz ve halk, Türkiye'deki her bilgiye ulaşabildiği bir açık toplum modeline kavuşur.
|