tarih tool

milliyet logosu
congar.gif

Refah, "real politik", ABD

Yasemin Çongar

RAMAZAN'ın ilk günü beş vakit namazın beşini de ayrı kentte kılmak herkese nasip olmaz. Hele işe Mekke'de, Medine'de başlayıp, Adana ve İstanbul'da devam edip, son secdeye New York'ta varmak tam bir istisna.
Clinton yönetiminin resmen davet ettiği ilk RP'li hükümet üyesi Fehim Adak'ın ABD ziyareti, bu istisnai rutinle başladı. Adak, Washington'daki siftah öncesinde, Ramazan'ı Suudi Arabistan'da karşılamayı ihmal etmedi ve beraberindeki başbakan baş danışmanlarından birinin deyimiyle, ABD görüşmelerine bunun huzuru da yansıdı.
Aslında "huzurlu" kelimesi, ABD - RP temaslarının dış görünüşünü iyi tanımlıyor. Adak, bir şeyi başardı: Partisinin, ABD'yle üst düzeyde, düzenli konuşma ve işbirliği niyetini güzelce anlattı.
Öyle ki, Adak'la görüşen bir ABD'li yetkili, Tansu Çiller'le ve genelde sakal traşını olmuş kabine üyeleriyle toplantılara atıfla olsa gerek, yarı şaka - yarı ciddi, "Heyetin en değişik yanı üslubu değil, fizyonomisiydi" diyebildi.
Yüzeyde "huzur" olsa da, derinde birbirinin üstüne çıkan sorular yüzüyor. ABD'nin RP'yi anlama ve Türkiye'nin yakın geleceğini görme çabası, Adak ziyaretinden sonra, sorular yumağına biraz daha dolandı.
* * *
MEVCUT sorularla namevcut cevaplar arasında şöyle gezinebiliriz.
İki Senaryo: Washington, RP'nin azami gücüne ulaşıp duruşa ya da inişe geçmek yerine, her an siyasi yükselişini sürdürebilecek ve tek başına iktidar yolunu aralayabilecek bir potansiyele sahip olduğu görüşünde. İki senaryodan biri, RP'nin "ılımlı, sistem içi bir kitle partisine dönüşmesi, Avrupa'daki Hıristiyan Demokrat partilerinkine benzer bir evrim yaşaması." Bu senaryonun sinopsisinde, Necmettin Erbakan'ın aslında Turgut Özal'ın bıraktığı yerden devam etmek, farklı eğilimleri RP'ye çekmek istediği, hatta politikasını "batıl" bulan radikallerin partiden kopmasını göze aldığı var.
İkinci senaryo, "Köprüyü geçene kadar" başlıklı. Buna göre, RP'nin tek başına iktidarı, Türkiye'nin "modern, çoğulcu, sivil toplum" düşünden bu kez şeriatçı mantıkla uzaklaştırılması sürecini başlatacak.
Tabii, "ceteris paribus". İki senaryonun da, beyin cimnastiği uğruna diğer şartlar eşit varsayımı altında çizilen akışı, güncel siyasete yansıtılınca, "huzuru" hafiften kaçık bir aktör olan Türk ordusunun da sahnede yerini aldığını her ABD'li yetkili biliyor.
Hoca'ya davet: Önümüzde, RP ile ABD yetkililerini biraraya getirecek bir dizi temas var. Abdullah Gül Şubat'ta Washington'a geliyor. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright aynı ay, ilk dış gezisinde 15 diğer NATO başkentiyle birlikte Ankara'ya da uğrayacak. Clinton yönetiminin, Türk başbakanını davet konusundaki kararını bu temaslardan sonra vermesi bekleniyor. Bir süredir "Çağırsak ne olur"u düşünen kurmaylar, Erbakan'ı Beyaz Saray'a kabulün ne derece gerektiği ile böyle bir davetin Hoca'nın Türkiye'deki siyasi gücünü artırıp artırmayacağının muhasebesini yapıyorlar. "Çağıralım, gelince açıkça eleştirelim" fikri de var, ama henüz "Erbakan'ın elini güçlendirme" kaygısının önüne geçmiş değil.
ABD'nin, kendi pasaportunu taşımasına rağmen bir türlü geçinemediği Papandreu dönemindeki "Andreas'a sıcak davranmadan, Atina'yla soğumamayı başarma" politikası, Ankara'ya uyar mı? Bu da kafalardaki diğer soru.
Takiyye ve gerçek: Adak, RP'yi izleyen herkesin bir köşeye not etmesi gereken analizinde, ABD'yi "Batı'nın büyük demokrasisi, bizim gibi sömürgeciliğe karşı kurulmuş dost ülke" diye tanımladı. Erbakan'ın Libya'da ABD'ye "terörist" dediğini, bu ülkeden yıllarca "emperyalist" diye sözettiklerini hatırlatıp, "Fikriniz mi değişti yoksa ABD bunların hepsi birden mi" diye sorunca, Adak, bana aynen şöyle dedi: "Devletlerin tavırları devamlı bir tavır değildir. Zaman zaman her devletin tavrı, başka devletlere göre bir hata olabilir. Bu demek değildir ki bu hata sürer ya da başka devletlerin bunu hata olarak algılaması sürer."
Şaşırmaya ne hacet. Belki, Adak gerçekten de, partisinin ABD'ye artık farklı baktığını anlatmak istiyordur. En tepedeki liderinin kuşaklardır süren siyasi hayatının en çok akılda kalan cümlesi "Dün dündür, bugün bugündür" olan bir ülkenin çocukları değil miyiz biz? Ya da belki, Adak ABD'yle ilgili fikirlerinde yalan söylüyordur. Takiyyecilik, siyasetimizin öz unsurlarından biri olmadı mı sizce?
* * *
Adak'ın Refah usulü "real politik" ile biraz daha tanıştırdığı ABD, şimdi bu siyasi sorularla uğraşadursun, bir de işin iktisadi yanı var ki, çerçevesini IMF Başkanı Michel Camdessus dünkü Milliyet'teki demecinde çizdi.
Adak'la ABD Dışişleri'nde yapılan iktisadi ağırlıklı toplantının çıkışında, evsahibi heyetin bir üyesi "Clinton yönetimi olarak, Türkiye'ye IMF'de destek olacak mısınız" soruma, "Kafamızdaki soru işaretleri sürdükçe destek olamayız. IMF'nin kaygılarını aynen paylaşıyoruz. Ama bu, kesinlikle siyasi değil, iktisadi bir tavırdır" cevabını verdi. Ne eksik, ne fazla.

[Ana Sayfa] [Siyaset] [Ekonomi] [Dünya] [Magazin] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları] [Dizi Yazı] [Eğitim]