Bir adam ve bir ulusun kaderi
Muharrem Karslı
DÜNYADA toplu intiharlar yalnız Amerika'daki garip tarikatlarda görülmüyor. Uluslar da intihar girişimlerinde bulunabiliyor. İntihar yönetimi ise birbirini yemekle başlayıp, sonunda kendini yiyip bitirmek. Çağımızda bunun en uzun süren örneği Lübnan ve Afganistan. Daha sonra Ruanda, şimdilerde Zaire ve bizi en çok ilgilendireni Arnavutluk. Kendi kendisini yiyen uluslarda, önceleri dünya kamuoyunun hiç bilmediği ya da farkında olmadığı kamplaşmalar ortaya çıkıyor. Lübnan'da Maruni Hıristiyanlar, Sünni ve Şii Müslümanlar, Dürziler vs, daha ziyade din görünümü altında bölünmeler görüldü. Afganistan'da din faktörü yok, ama Paştular, Beluciler, Özbekler gibi etnik bölünmeler rol oynuyor. Arnavutluk'ta ise kabilecilik var: Güneyli "Geg"ler ve kuzeyli "Tosk"lar. Enver Hoca Tosk, şimdiki Cumhurbaşkanı Sali Berişa Geg imiş. Ulusu kamplara bölerek intihara sürükleme denemeleri bizde de yapıldı. Türklerle Kürtler etnik çatışma, Alevilerle Sünniler mezhep çatışması içine çekilmek istendi. Ama, Türkiye bir Lübnan veya bir Afganistan olmadığı için bunu başaramadılar. Yine de girişimler sürüyor. Ne var ki, ulusları intihara sürüklemekte liderler ve politikacılar da rol oynayabiliyor. Neticede, yüzeyde din veya ırk çatışması gibi görünen olayların altında iktisadi sebepler yatıyor. Lübnan'da Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki iktisadi dengesizlik, Afganistan ve Arnavutluk'ta ise genel yoksulluk rol oynuyor. Arnavutluk Cumhuriyeti'nin kurucusu Enver Hoca'nın hayat hikayesi Atatürk'ünkine çok benziyor. Belki de kendisine Atatürk'ü örnek almıştı. Savaşlar, devrimler, kalkınma çabaları vs. Ancak, Enver Hoca çevresindeki ülkelerle iyi ilişkiler kurmak yerine, kendisini ve ulusunu çevresinden soyutlayarak Arnavutluk'u Avrupa'nın göbeğinde bir büyük hapishane haline getirdi. Dünya ile bağlantısını kesti. Dağlık bir ülke olan Arnavutluk'un kalkınmak için dış kaynaklara ihtiyacı vardı. Ama Enver Hoca'nın anayasası bunu yasaklıyordu. Ülke turizme kapalıydı, yurttaşlar dışarı gidemiyorlardı. Enver Hoca, komünist olduğu halde Rusya ile bağlarını kopardı. Komünist Çin'e sırtını dayayarak Rusya'ya kafa tutmaya başladı. Rusların Arnavutluk'u işgal edeceği saplantısı yüzünden, dağlık Arnavutluk'un az miktarda sahip olduğu düzlük araziden en verimlisi olanı, Tiran'la Draç (Dürres) limanı arasındaki ovayı küçük beton korunganlarla (makineli tüfek yuvası) doldurdu. Tarımsal üretime zarar verdi ve bunun için ülkenin birkaç yıllık milli gelirini harcadı. Şimdi bunları temizlemek için bir o kadar daha yatırım gerekiyor. Enver Hoca sağlığında kendi kendisini tanrılaştıran bir liderdi. Etrafında da bol miktarda putperest vardı. Ölümünden sonra bu putperestler Tiran'da Enver Hoca Müzesi adı altında bir tapınak inşa ettiler. Bendeniz bu müzeyi gezdim. Hala fonksiyonel mi bilmiyorum. Muhteşem bir bina. Kapıdan giriyorsunuz, yüksek tavanlı bir fuaye. Ortada Enver Hoca'nın 5 - 6 metre yükseklikte, Washington'daki Abraham Lincoln heykeline benzer bir heykeli var. Ok işaretlerini izleyerek mermer hollerde bütün binayı dolaşıp çıkıyorsunuz. Vitrinlerde Enver Hoca'nın elbiseleri, dağlarda giydiği pabuçlar, gözlükleri, dürbünü, haritalar vs. Bina İtalyanlara yaptırılmış, bütün malzemesi, bütün mermerleri İtalya'dan getirilmiş. İnşaata Arnavutluk'un bir yıllık ihracatının yarısı döviz olarak ödenmiş. Enver Hoca'nın mezarı ise dağlık bölgede, sanırım Girokaster'de. Müzeden çıkınca kendinizi tekrar fakirlik, yoksulluk ve perişanlığın içinde buluyorsunuz. Çinliler Tiran'da bir paletli traktör fabrikası kurmuşlar. Fabrika toz toprak içinde, dökülüyor. Artık traktör de üretmiyor. Ülke traktöre doyduğu için artık sadece yedek parça yapıyor. Belki şimdi kapanmıştır. Bendeniz Arnavutluk'a Ramiz Aliya'nın Cumhurbaşkanlığı döneminde, henüz komünistler iktidardayken TOBB heyeti ile gittim. Resmi ziyaret ve anlaşmalardan artan zamanda bir resim ve heykel müzesini gezerken iki kişi gelip hiçbir şey söylemeden beni apar topar bir arabaya atıp götürdüler. Endişe içinde gidiyorum. Adamlarla anlaşmak mümkün değil. O sıralarda Arnavutluk'ta resmi araçların dışında ne taksi, ne hususi otomobil vardı. Bu sayede arabayı tanır gibi oldum. Nitekim, araba Ticaret Bakanlığı'nın önünde durdu. Beni ikinci kata çıkardılar. Bir odaya soktular ve bir masanın başına oturttular. Biraz sonra tanıdık iki kişi geldi (hep iki kişi gelirler). Bana stoklarımızda hangi malların bulunduğunu sordular. Önce şaşırdım, fakat sonra, önlerinde sabah görüşmelerinde verdiğim kartvizitimi görünce meseleyi anladım. Borsa Başkanı kartvizitimde "İstanbul Stock Exchange" ibaresi vardı ve bunu "Stok Mübadele Başkanı" olarak tercüme etmişlerdi. Elimde satılamamış ucuz (tapon da olabilir) mallar varsa onları kendi stok mallarıyla değiştirmek istiyorlardı. Stock Exchange'in hisse senedi borsası olduğunu anlatmaya çalıştım olmadı. Önce hisse senedini, sonra borsayı anlatmam yarım saat sürdü. Anlatabildiğimi de sanmıyorum.
|