12 Mart 1997

milliyet logosu
entel.jpg

Ortadoğu Aydınları Yirmibirinci Yüzyıla Nasıl Hazırlanıyor

Duygu Başoğlu-Sezer

Kısa bir süre önce İskenderiye'de katıldığım "21. Yüzyıl'a Doğru Ortadoğu" adlı bir uluslararası seminer, hem Ortadoğulu aydınların ve politikacıların, hem de Batıdaki önde gelen araştırma merkezlerinin bu soruyu ciddi ciddi irdelemekte olduklarını göstermektedir. Seminerin düzenleyicisi, dünya barışı ile ilgili çeşitli konularda yaptığı değerli çalışmalarla tanınan Stockholm Peace Research Institute (SIPRI) olunca, konuya verilen ciddiyetin derecesi de artmakta.
Bugün Ortadoğulu pek çok aydın ve politikacı, 20. yüzyıldan çok farklı bir 21. yüzyıl yakalama ülküsüne kaptırmışlardır kendilerini. Çünkü tarih gözlüğü ile bakıldığından 20. yüzyıl Orta Doğu için tümden bir yenilgiyi simgeler. Birinci Dünya Savaşından sonra peşpeşe kazanılan bağımsızlıklara, kurulan yeni devletlere, ve zengin petrol kaynaklarının ulusal denetime geçmiş olmasına karşın, 20. yüzyıl, Orta Doğu halkları için yoksulluğun, adaletsizliğin, iç baskının ve dış müdahalenin egemen olduğu bir yaşam süresi olmuştur. Bölge, hele son elli senede, dünyanın istikrarsızlık merkezine dönüşmüştür. Bugün Orta Doğulu düşünürler, tüm bu olumsuzluklardan arınmış bir 21. yüzyılın biçimlenmesini öngören çeşitli modelleri, çeşitli Büyük Projeleri tartışmaktadırlar aralarında.
Ortadoğu'da 21. yüzyıl için düşünülen ulusal ve bölgesel modellerin sahipleri dört kategoride toplanmaktadır; Pan-Arabistler; Pan-İslamistler; Orta-Doğu'cular ve; Akdenizci'ler. Her birine kısaca bakalım. İsmi üstünde, Pan-Arabistler tüm Arap ülkelerini bir birlik içinde toparlayacak bir düzen düşlüyorlar. Pan-İslamıstler ise birleştirici öge olarak İslamı görüyorlar. Orta-Doğucular, zamanın Israil Dışişleri Bakanı Shimon Perez'in 1995 yılında yayınladığı anılarında sözünü ettiği "düşmansız, sınırsız, füzesiz, atom bombasız, gümrüksüz...çok-kültürlü, çok dinli...ekonomik eşitliğin, kültürel pluralizmin, yaratıcılığın ve kalkınmanın varolduğu.." bir Orta-Doğu yaratmanın peşindeler. Akdenizciler ise, tarihi Akdeniz uygarlıklarının ortak mirasını yeniden ruhlarda ve akıllarda canlandırarak, Akdenizin doğusu ve batısı, kuzeyi ve güneyi ile yakın ve sistemli siyasi, ekonomik ve külrütel işbirliği gelişrtirme tasarısının peşindeler. Bölgeayi Akdeniz kimliği ile yeniden yapılandırma ve böylece barışın ve zenginliğin yolunu açma düşündeler.
Bu dört düş, dört vizyon içinde laik Arap aydınlara en yakın geleni Pan-Arabism gibi görünüyor. Pan-İslamism bilinen nedenlerle; Perez'in vizyonu olan "Orta-Doğuuuculuk" ve Avrupa Birliği'nin özendirdiği "Akdenizcilik" ise "yabancı kaynakları modeller" oldukları için güvenilir bulunmamakta. Ancak şurası açık ki, henüz seçimler kesinleşmemiş. Orta Doğulu laik düşünürler, ve belki de daha genel tanımıyla seçkinler, çeşitli laik modeller arasında bocalamaktalar. Dikkatleri çeken ikinci nokta, gelecek için üretilen utopyalarda, demokrasi özleminin hiç de çok güçlü gözükmemesi. Huzur, düzen barış, refah...evet, bunların hepsi isteniyor. Fakat bunlara giden yolun demokrasi olması gerekmiyor pek çok Orta Doğulu düşünür için. Öte yandan pazadr ekonomisinin önemi vurgulanıyor. Gelişmiş pazar ekonomilerinin demokrasiyi ister istemez zorlayacağı ise pek anımsanmıyor.
Gelecekler ilgili olarak kafalarda ve gönüllerde üretilen ve ulusal ve bölgesel işbirliğine ve refaha yönelik modellerin gerçekleşebilmesi için genelde ortak bir ön koşul vardır; yaygın bir baris düzenin varlığı. Ancak bunun tam tersini öngören ütopyalar da yok değil. Örneğin, nihai utopyaya varabilmek için bugünkü çirkinlikleri, haksızlıkları, ve düzensizlikleri zor yoluyla yıkmayı öngören tasarılar. Nitekim, Marxism-Leninizmin düşlediği sınıfsız ve doyasıyla barışçıl ütopyayı yakalayabilmenin önkoşulu devrim değil miydi? Esasen insalık tarihinin kendisi, Kant'in düşlediği "sürekli barış"ın kurulamamış olduğu bir tarihtir. Son iki yüzyıla baktığımızda ülkeler arasındaki barış dönemlerinin, tarihin en büyük ve vahşi savaşlarının peşinden geldiğini görüyoruz. Bu savaş-barış-savaş-barış döngüsü insanlık tarihin en büyük paradokslarından birisidir.
Bugün Ortadoğu, Soğuk Savaş sonrasında bile dünyanın en istikrarsız, ven tehlikeli bölgesi olmaya devam etmektedir. Savaş durumundan barış durumuna geçememektedir. Yukarıda özetlenen modeller bu ortam içinde üretilmektedir. Barışın gerçekleşebilmesi için ise herşeyden önce Arap-İsrail çatışmasının sona ermesi gerekmektedir. 1993-95 yılları arasında bu yönde bir ümit doğmuştu. 1993 tarihli Oslo Anlaşmalarının ivme kazandırdığı Arap-Israil barış sürecinin 2993-95 yıllarında elde ettiği kazanımlar barışı neredeyse elle tutulabilir duruma getirmişti hem bölgede, hem dünya gözünde.
Fakat İsrail Başbakanı Yiztak Rabin'in 4 Kasım 1995 tarihinde bir suikaste kurban gitmesi ve yerine Benjamin Netanyahu'nun gelmesinden sonra barış süreci darbe üzerine darbe yemeye başladı. İsrail'in Doğu Kudüs'te 6500 konutluk bir Yahudi yerleşim bölgesi kurmaya yönelik son politikası, barış sürecinin önüne son üç yılın en ciddi bunalımını koydu. Netanyahu politikası barış sürecini resmen çökertmese bile, açtığı siyasi ve psikolojik yarının izleri muhtemelen 21. yüzyıla sarkacaktır. bu ortamda bölge (Amerika'nın baskısı ile) belki resmi bir barışa izma atacak, fakat gerçek bölgesel barış, huzur ve işbirliği bir "miraj" olarak kalacaktır. Versaılles Barışından sonra Avrupa da olduğu gibi!
Bugün İsrail yönetimi sayesinde Orta Doğu'da egemen olan "ne tam savaş, ne tam barış" siyasetinin ve bunun yarattığı yıkıcı psikolojinin devam etmesi demek, bölgenini 21. yüzyılında başında kendisini tam bir sosyal, politik ve ekonomik felç içinde bulması demektir. Bu durumda bölge ülkelerinin herbirini içten içe kemiren tüm temel sorunlar daha da ağırlaşarak 21. yüzyıla aktarılacaktır. demokrasi daha da uzak bir hayal olacak, fanatik akımlar daha da güçlenecektir. bu olumsuzluklardan tabii ki Israil de nasibini alacaktır. Güçlenen diktatörlükler, şiddetlenen radikal akımlar ve terör karşısında, son zorbalığını yaptığına pişman olur duruma gelecektir. Çünkü, barış karşıtı akımları ve gelişmeleri Israil'in en son zorbalığı iyicene güçlendirmektedir.
Kısacası, Orta Doğulu düşünürlerin 21. yüzyıl için kurdukları barış, işbirliği ve refah düşleri gene suya düşer gibidir. Kant'ın "sürekli barış"ı gene yakalanamamaktadır!
Acaba orta Doğu'daki bu gelişmeler Türkiye için ne ifade etmektedir? Çok-yönlü ve kapsamlı bir yanıt gerektiren bu son derece önemli soru hakkında Türkiye'deki mevcut iktidarın, "İslam Dünyası ile yakınlaşma" gibi sık sık lummandığı ideolojik slogarnların ötesinde ne düşünodüğünü bilmek olanasız. Yalnız iktidarın şunu bilmesinde yarar var; Orta Doğu ülkeleri, "Yeni-Osmanlılık" diye ortaya atılan görüşlerden fevkalade rahatsızdırlar. Pek çok Orta Doğulu düşünür de, Orta Doğu'nun içinde bulunduğu istikrarsızlığın Arap-İsrail çatışması dışındaki en önemli nedeninin Birinci dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu'da kurulan "adaletsiz" düzen olduğuna inanmaktadır. bizim iktidar ise bölgenin gerçeklerine göre değil, kendi gönlünün arzuladığı "utopya"lara göre söylem içinde olmaya devam etmektedir.

[Ana Sayfa] [Siyaset] [Haber] [Ekonomi] [Dünya] [Sanat] [Yaşam]
[Entellektüel] [Spor] [Köşe Yazarları]