Kıbrıs'ın kimliği
Şahin Alpay
BİRKAÇ yıllık aradan sonra geçen hafta sonu Kıbrıs 'a gittim. Dış hatlar terminalinden uçağa binmek, bir dış yolculuğa çıkma duygusu uyandırıyordu. KKTC 'ye seyahat için pasaport aranmayışı ise tersi bir düşünceyi: Sanki, Türkiye'nin denizaşırı bir iline gidiliyordu. Ne var ki THY 'nin yavru kuruluşu Kıbrıs Türk Hava Yolları uçağına biner binmez, birbirinden alımlı Kıbrıslı Türk hostesler ve onların tatlı şiveleriyle karşılaşmak, Türkçe konuşulan ama Türkiye'den farklı bir ülkeye gidildiğini hatırlatır gibiydi. KKTC Türkiye'nin denizaşırı bir ili midir, yoksa ayrı bir ülke mi? Kıbrıs Türklerinin, Türkiyeli Türklerden ayrı bir kimliği var mıdır, yoksa bir Kıbrıslı Türk büyüğün dediği gibi, "Gelen de Türk giden de Türk" müdür? Aralık 1996'da yapılan nüfus sayımına göre KKTC 'nin nüfusu 198 bin 215 kişi. Sayımın açıklanan tek sonucu bu. Ne kadarının "doğma büyüme", ne kadarının "sonradan" Kıbrıslı olduğu bilinmiyor. Ancak tahminler, 1974 sonrasında 50 bin dolayında Kıbrıslının başta İngiltere olmak üzere dışa göçtüğü, buna karşılık Kıbrıs'a Anadolu 'dan en az 60 - 70 bin dolayında göçmenin gelip yerleştiği yönünde. Yine de, Birleşmiş Milletler 'in, ABD 'nin ve Avrupa Birliği 'nin Kıbrıs sorununa bir çözüm için çabalarını yeniden yoğunlaştırdıkları şu 1997 yılında, aralarında 2 gün geçirdiğim KKTC yurttaşlarını, bir bakıma, yukarıda andığım "kimlik sorunuyla" karşı karşıya buldum. İktidar ve muhalefetiyle Kıbrıs Türklerinin üzerinde anlaştıkları çok nokta var: Çözüm ancak Kıbrıs'ın iki kesimli ve siyasi bakımdan eşit iki toplumlu bir ada olduğu ilkesi üzerine dayanabilir. Kıbrıs Türkleri, Türkiye'nin garantörlüğünden asla vazgeçemez. Çözüm, ana vatanın çıkarlarına aykırı olamaz. Ancak üzerinde anlaşamadıkları noktalar da az değil. Bunlardan biri "kimlik" meselesi: İktidarda ve dolayısıyla çoğunlukta görünen görüşe göre, Kıbrıs Türkleri ile öteki Türkler arasında üzerinde durulacak bir fark yok. Muhalefette, dolayısıyla azınlıkta görünen görüşe ise, Kıbrıslı Türklerin ayrı bir kimliği var. İktidara göre, KKTC için en iyisi, dünyanın tanıdığı ayrı bir devlet haline gelmek ya da Türkiye ile birleşmektir. Muhalefete göre ise en iyisi, zorda olsa adanın kuzeyi ile güneyi arasında karşılıklı güvenin adım adım yeniden tesisine çalışmak; bütün risklere rağmen iki kesimli, iki toplumlu, silahtan arındırılmış federal bir çatı altında birlikte yaşamayı denemek. İktidarla muhalefet Türkiye'nin çıkarının nerede olduğu konusunda da ayrılıyor. İktidara göre: Türkiye'nin menfaatinin ne olduğunu yalnız Türkiye bilir. Adada bir çözüme ulaşılsa bile, Türkiye olmadan Kıbrıs AB 'ye üye olamaz. Muhalefete göre ise: Bir çözüm bulunabilirse, Türkiye olmadan da Kıbrıs AB'ye üye olmalıdır. Çünkü böylelikle Türkiye Kıbrıs'ı sırtında taşımaktan kurtulacak; Yunan sınırının güneyine de yayıldığını görmeyecek; Kıbrıs'a füzelerin yerleştirilmesi söz konusu olmayacak; Kıbrıslı Türkler de ambargo altında ve Türkiye'nin iktisaden giderek gerileyen bir ilinde yaşama durumunda kalmayacak; Türkiye'den gelecek kredilerin yolunu gözlemeyecek. Zira KKTC 'nin ekonomisi parlak değil. Sanayi yok gibi. Susuzluk tarımı geriletiyor. Turizm, en azından Güney ile karşılaştırıldığında, devede kulak. KKTC'nin bir kumarhaneler, yani kara para aklama "cenneti" haline gelmesi hiç arzu edilir bir şey değil. Şu sıralar BM Genel Sekreteri 'nin Kıbrıs özel temsilci yardımcısı Gustave Feissel, Denktaş ile Klerides arasında dolaylı görüşmeler yürütüyor. Denktaş'ın 9 Nisan'da BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile Cenevre 'de buluşacağı; Annan'ın Temmuz ayında New York 'ta gerçekleşmesi beklenen Denktaş - Klerides zirvesi için "ortak zemin" bulmaya çalışacağı bildiriliyor. 1997'nin "Kıbrıs'ta çözüm yılı" olabilir mi? Benim kanaatim, Türkiye ve Yunanistan genelkurmay başkanlarının karşılıklı "milli gün" ziyaretleri ötesinde, "dost olmaya mecbur" ama olamayan iki halk arasında resmi bir yakınlaşma işareti görünmüyor.
|