Meclissiz rejim
Umur Talu
TÜRKİYE, tarihinin ve "kimliği"nin en önemli iki gerilim konusunun üst üste bindiği bir dönemde... Ve ortada parlamento var mı Allah aşkına? . . . Ülkeleri sıcak iç çatışmaların (iç savaş, devrim, karşı - devrim) içine sürükleyen belli başlı üç "bölünme hattı" oldu: Dini, etnik ve sınıfsal. (Hepsinin fonunda, şu veya bu ölçüde elbette ekonomik çekişme ve çatışmalar da bulunur.) Kapitalizmin, ulus devletin ve demokrasinin "bir arada" olgunlaşması da, bu üç bölünme hattı ve çatışma alanındaki, birçoğu kanlı mücadelelerin ve "nihayet" uzlaşmaların tarihidir. Bugün hiyerarşik şekil ne olursa olsun, ister hala monarşi, ister başkanlık, ister tipik parlamenter, bu mücadelelerin ve uzlaşmaların eseri iki temel kurum vardır: Biri, nispeten "statik" sayılan anayasa. Diğeri de, "dinamik" parlamento. Anayasanın, yukarıdaki bölünme hatlarını bir uzlaşma metni olarak kaynaştırdığı, hakları güvenceye aldığı, iddia ve taleplerin sınırını belirlediği varsayılır. Parlamento ise, bölünme hatlarını oluşturan aidiyetler (dini, etnik ve sınıfsal) ortadan kalkmadığına göre, bu hatlardaki çelişkilerin "barışçı" biçimde yüzleşeceği dinamik bir "çatışma alanı"dır. Her ikisinin özsuyu da başlıca iki bileşenden oluşmalıdır: Uzlaşma ve temsil. Anayasa bir "uzlaşma belgesi", parlamento da bir "uzlaşma arenası" olabilmelidir. Ama, meşru, kabul edilebilir, geçerli bir temsile dayanmıyorsa, uzlaşma ya olmaz, ya da olsa bile sunidir. . . . Önce üçüncüsü, sınıf mücadelesi. Şu anda Türkiye'nin iki büyük gerilim ve çatışma konusu arasında (belki de maalesef) yok. Ancak söyleyebilir misiniz ki, anayasa da parlamento da, sınıf çelişkileri açısından hakkaniyetli bir belge ve bir kurumdur? Elimizdeki metinle başkentimizdeki kurumun bu konuda yeterli temsil kabiliyeti var mıdır? . . . Türkiye'de ne Anayasa ne de parlamento, sadece bu "üçüncü bölünme hattı" açısından değil, ülkenin neredeyse tüm temel iç çatışma konuları bakımından, temsil kabiliyeti yüksek uzlaşma platformları sayılabilir. En azından her ikisinin oluşumu da özürlüdür. Lider sultası altındaki partilerde atamalarla, seçmen kitlesinin önemli bir bölümünü kimi seçtiğinden bihaber kılarak ve önemli bir bölümünü de oy kullandığı halde devre dışı bırakarak oluşmuş parlamento zaten sakattır. Temsil kabiliyetli bir uzlaşma belgesi olarak değil, dayatılmış bir metin olarak tepesinde bulduğu Anayasa'yı değiştiremediği için de 14 yıldır kötürümdür. Bir askeri darbeden miras aldığı Anayasa'yı demokratikleştiremeden bir başka askeri darbe ürküntüsüne girdiği için de bir "utanç"tır. . . . Diğer iki büyük bölünme hattından sadece birinde bile, çatışmaların makul bir uzlaşma arayışı olarak parlamentoya ve temsil kabiliyetli bir anayasaya taşınamaması bir ülke için yeterli beladır zaten... Değil mi ki, ikisi birden aynı anda bir ülkenin başında bulunsun! . . . İkisi birden, yıpratıcı, tüketici biçimde gündemde. Ve ikisinin birden temel çatışma ve "müstakbel" uzlaşma alanı olarak, Cumhurbaşkanı'yla, kısmi hükümetiyle ve ordusuyla MGK ön planda; Meclis ise yok. Evet, elimizde kapı gibi bir Anayasa var, fakat parlamentodan çıkmamış ve almış olduğu yüzde 92 kabul oyu bir "illüzyon"... Evet, "Ankara'da Meclis var" ama ne Türkiye'yi hakkıyla temsil ediyor, ne de fay hatlarındaki kırılmalarda, bir uzlaşma hedefine dönük biçimde ağırlık koyabiliyor. . . . Bu Anayasa'yla zaten özürlü doğmuş, adaletsiz seçimle iyice kamburlaşmış, koalisyon ortaklarının kirlerini gizlerken daha beter çamura bulanmış bir parlamentonun "ötanazi" yapışına tanık oluyoruz belki de... Çünkü, Türkiye'de parlamento, bu ülke insanlarının bir arada barışçı yaşayabilmesinin çimentosu değil, öncelikle "devleti ele geçirmenin aracı" olarak görülegeldi. |