entel.jpg

Sıra sivil çözümde

Cephedeki asker: Teröre karşı üzerimize düşen görevi yaptık, yapacağız

ŞAHİN ALPAY

Sunuş:
Genelkurmay Başkanlığı Basın, Yayın, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Daire Başkanlığı tarafından 17 - 20 kasım 1997 tarihleri arasında düzenlenen "Güneydoğu Anadolu Basın Turu," ayrılıkçı terör örgütü PKK'ya karşı mücadelenin en yoğun olduğu Hakkari, Şırnak, Siirt illerinde görev yapan askeri birliklerimizi kapsıyordu. Bu geziye katılan 28 gazeteciden biri olarak askerlerin hangi koşullarda yaşadıkları ve savaştıklarını yerinde görmek; görüş ve düşüncelerini öğrenmek imkanını buldum. Bugün ve yarın yayımlanacak olan yazılarım, Güneydoğu'daki son durum ile ilgili izlenim, gözlem ve değerlendirmelerimi içeriyor.

17 Kasım öğleden sonra. Genelkurmay Başkanlığı'nın düzenlediği "Güneydoğu Anadolu Basın Turu"na katılan 28 gazeteci ve bize eşlik eden Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak başkanlığındaki subay heyeti, üç Sikorsky helikopterle Van'dan hareket ettik. İlk kez helikoptere binmenin merak ve heyecanı içindeyim. Helikopter sanki, havada giden bir hızlı tren gibi. Zaman zaman hızla alçalıyor, hızla yükseliyor, yalçın dağların aralarından, yer yer ovaların üzerinden geçiyoruz.
Pilot yardımcısı Burdurlu yağız üstçavuş eliyle işaret ediyor: Sağda Gürpınar, solda Başkale, sonra Yüksekova, sağda Hakkari... Giderek yükselen dağlar ve derinleşen kayalık vadiler arasından uçup gidiyoruz. Güneydoğu'nun güneydoğu ucunu büyük ölçekli bir harita üzerinde izler gibiyiz. Derken üstçavuş, "İşte geldik! Aşağısı Dağlıca!" diyor. Dağlıca, sarp ve yüksek dağlarla çevrili bir vadinin dibinde, bir tepecik. Üzerinde askerler ve mevzileri görünüyor.
Helikopterler en çok boyları kadar geniş bir düzlüğe ardarda inip, yüklerini boşaltıyor ve hızla gözden kayboluyorlar. Yüksekova'nın Irak sınırı yakınındaki Dağlıca köyü ve hemen yanına konuşlanmış 6. Jandarma Taburu'ndayız. Artık Güneydoğu'da ayrılıkçı terör örgütü PKK'ya karşı iç güvenlik harekatını sürdüren subay ve askerlerimizin gerçeğiyle yüzyüzeyiz.
Sıraya giren subaylarla tek tek selamlaşıyoruz. Askerler görevlerinde. Nöbettekiler dönüp bakmıyor bile. Vadiyi çevreleyen dağların zirvelerinde konuşlandıkları anlatılan gözcüler o kadar yükseklerde ki, onları göremiyoruz. Tabur, yer altına gömülü sığınaklarda yaşıyor. "Birkaç gün, bilemedin bir hafta sonra kar bastıracak" diyorlar.
Taburun hemen yanındaki köye geçiyoruz. Çocuklar üzeri naylonla kaplanmış daracık bir barakada Türkçe dersi görüyorlar. Başlarında iki ay önce tayin olmuş genç bir Konyalı öğretmen var. Bir kısım erler, çocuklar için yeni bir derslik inşa etmekte. Derken, dağlarda PKK militanlarını takip eden bir timden talep geliyor: Topçu birliği, tepelerin ötesindeki görünmeyen bir hedefe üst üste atış yapıyor. Çocuklar patlayan toplara aldırmıyorlar bile... Onlar için o kadar sıradan bir olay ki. Gazetecilerden biri hangi takımı tuttuklarını soruyor. Hep bir ağızdan bağırıyorlar: "Galatasaray!" Belli ki, Cim Bom Güneydoğu'da hayli popüler.
Köyün erkeklerinin hemen hepsi korucu. Ayda en çok 25 milyonu bulan maaşla geçinemediklerinden yakınıyorlar. Son seçimlerde Dağlıca köyünde en çok oyu hangi partinin aldığı soruluyor. Cevap: HADEP. Korucu başı hemen yetişiyor: "Geçen sefer köylüyü kandırdılar... Bir daha olmaz!"
Dağılıp subaylarla konuşuyoruz. Bir üsteğmen yanıma yaklaşıyor; "Şahin Bey, sizi yazılarınızdan tanıyorum," diyor. Gazetelerin çok ender ellerine ulaşmasından yakınıyor. En büyük sıkıntısı 6 aydır eşini ve çocuğunu görememiş olmak. Benim gibi hiç popüler sayılamayacak bir gazeteci için Dağlıca'da bir okuruyla karşılaşması, tabii hoş bir duygu. Ama anlamı çok daha derin: Farklı bir subay kuşağı yetişmekte.
Yarım saat kadar sonra Sikorsky'ler dağların arasından beliriyor. Tek tek inip yüklerini alıyorlar. Dağlıca'dan Güneydoğu'da görev yapan askerlerimizin gerçeğiyle tanışmanın uyandırdığı düşüncelerle havalanıyoruz. Dağlıca sanki bütün gezinin bir özeti. Sonradan gördüklerimiz sanki Dağlıca'da tanıştığımız gerçeklerin ayrıntılanması...
Dağlıca'dan ana üssü Kayseri'de bulunan 1. Komando Tugayı'nın konuşlandığı Çukurca yakınlarındaki Köprülü mevkiine uçuyor ve geceyi K. Irak'taki operasyonlara da katılan elit birliklerin konuğu olarak çadırlarda geçiriyoruz. Sikorsky'lerle yaptığımız yolculuklarımız 2. gün bizi Şırnak bölgesine götürüyor. 23. Jandarma Sınır Tümeni komutanlığının görev alanındaki Mezraa üs bölgesini; Irak sınırınındaki 2050 m. yükseklikteki Gürvil tepesinde görev yapan birlikleri; oradan Şenoba'daki üs bölgesini; Irak sınırındaki Cudi dağını dibinde, Irak'ın Kasruk Vadisi'nin karşısındaki Siyahkaya, sonra Çalışkan üs bölgelerini ziyaret ettikten sonra Şırnak'taki karargaha ulaşıyoruz. 3. gün Siirt bölgesine intikal ediyoruz. İlk durağımız Pervari - Doğanköy'de 3. Komando Tugayı'nın üs bölgesi. Daha sonra Pervari - Okçular mevkiinde, 1700 m. yükseklikteki Erkantepe üs bölgesine iniyoruz. Gece Siirt'te konakladıktan sonra, son gün Lice'ye, oradan Diyarbakır'a geçerek geziyi noktalıyoruz.
TSK'nın PKK'ya karşı yürüttüğü iç güvenlik harekatının en önemli cephesini kapsayan dört günlük gezide helikopkerlerle toplam 5 saat 40 dakika uçuyor; 1135 km. yol katediyoruz.

ASKERİN ÇEKTİĞİ

Bu dört günlük, "her kula nasip olmayacak" cinsten gezide bana en sarsıcı gelen gözlem, "cephedeki" askerin çektikleri... Evet, biz ülkenin geri kalanında yaşayanlar, ayrılıkçı terör örgütüne karşı mücadele veren askerlerin yaşadıkları güçlükleri "tahmin" edebiliyoruz. Evet, gelen her şehit haberi yüreğimizi yakıyor. Ama cephedeki askerin sürdüğü yaşamı bizzat görüp yaşayınca, çekilen eziyeti, katlanılan gedakarlığı bir başka türlü anlıyor insan.
Askerlerimiz yazın kavuran sıcağı, kışın donduran soğuğunda; sarp dağlar ve kayalıklarda PKK'nın peşini kovalıyor, her an bir kahpe kurşuna kurban olma tehlikesiyle burun buruna yaşıyor. Buna rağmen moralleri yüksek. En çok şikayet ettikleri şey anababalarından, eşlerinden ve çocuklarından aylarca ayrı kalmaları. Operasyonlara gittiklerinde bazen bir ay süreyle aileleriyle hiç bir bağ kuramamaları. Uzun ayrılıklar yüzünden evliliklerini yürütemeyenleri, çocuklarını doğumlarından ancak 7 - 8 ay sonra görebilenleri dinledim. Gazetesiz, radyosuz, televizyonsuz ve telefonsuz geçen uzun süreler, başka bir yakınma konusu.
Ve belki en büyük yakınma, Türkiye'nin geri kalanının Güneydoğu'da yaşananlardan giderek yabancılaşması, şehit haberlerinin bile giderek arka sıralara kayması. İşte bir subayın bana söyledikleri: "İzine gittiğimde en yakınlarımı bile bizim gerçeğimizden o kadar uzak, ona o kadar ilgisiz ve kayıtsız görüyorum ki, içimden buradaki yaşamımdan tek kelime söz etmek dahi gelmiyor... Şehitler toprağa veriliyor; anababaları 'oğlumuz vatana feda olsun' diyor. Sonra unutuluyor. Şehit haberleri bile giderek küçülüyor... Bana, Türkiye'nin gerisi bizi unutuyor gibi geliyor. Beni en çok üzen de işte bu."
Gece gündüz, her gün 5 - 6 saat uçarak, gıda, mühimmat, personel, hasta ve yaralı taşıyarak adeta ordunun "kan damarları" işlevini gören helikopterleri uçuran genç subaylardan biriyle sohbet ediyorum: "Hiç bir şeyden şikayetçi değilim. Vatani görevimiz neyi gerektiriyorsa, elbette onu yapacağım. Ama kendimizi gerektiğinde savunmak için kullanacağımız tek bir füzeden yoksun olarak uçuyoruz. Bunu niye esirgendiğini anlayamıyorum. Böyle olunca, devletimi arkamda hissedemiyorum. Bunu böylece yazabilirsiniz," diyor.
Askerlerimiz ülkeyi ve halkı bölmeye çalışan, kardeş kavgası çıkarmak ve demokrasiyi yıkmak için uğraşan PKK'ya karşı mücadelede azimli ve kararlı. Ancak onlar da, bütün öteki insanlarımız gibi huzur içinde bir ülkede, daha iyi, daha zengin bir hayat yaşamak arzusunda. Bu anlamda, asker de barış istiyor. "Barış ve huzurun sağlanması için elimizden geleni yaptık, yapıyoruz, yapacağız, ama sivil yönetim de üzerine düşenleri yapsın, çare bulsun" sözünü birçok subaydan dinledim.

ORDUDAKİ DÖNÜŞÜM

Görebildiğim, anlayabildiğim kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nde bir dönüşüm yaşanıyor. Gezi boyunca tanışıp sohbet etme fırsatını bulduğum subayların üzerimde bıraktığı izlenim şu: Her bakımdan iyi yetişmiş bir genç subaylar kuşağıyla karşı karşıyayız. Onlar da iyi yetişmiş siviller kadar bilgili. Siviller arasında ne kadar farklı fikir varsa, subaylar arasında da o kadar farklı fikir var. Siviller ne kadar demokratsa, subaylar da o kadar demokrat. Biz siviller askerlikle siyasetin bağdaşmadığına ne kadar inanıyorsak, onlar da o kadar inanıyor. Ve belki subaylar sivillerden daha nazik ve terbiyeli...
Ayrılıkçı terör örgütüne karşı verilen silahlı mücadele, cephedeki subay, astsubay ve erler arasındaki ilişkilerini hissedilir şekilde "demokratlaştırmış." Sonu ölüm olabilecek mücadele koşulları, iki tarafın birbirine ihtiyacını, sevgisini ve saygısını pekiştirmiş. "Hot zot" kalmamış. Bir subayın deyişiyle, subaylarla erler arasında bir "kan bağı" oluşmuş. Bir subay aynen şöyle dedi: "Eskiden erlerin traşı, düğmesi, ayakkabısının boyası ile vs. fazlasıyla ilgiliydik. Şimdi kimse şekil üzerinde durmuyor, ama şekil eskisinden daha iyi..."
Belli ki güvenlik kuvvetleri mensuplarının, bu arada bazı ordu mensuplarının karıştığı utanç verici insan hakları ihlalleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden Türkiye aleyhine çıkan çok sayıda mahkumiyet kararı, TSK saflarında üzüntü ve hassasiyet yaratmış. Birçok brifingde teröre karşı mücadelede de hukuk devletine, insan haklarına saygı zorunluluğu vurgulandı. Bazı komutanlar PKK militanlarının da "bu vatanın evlatları" olduğunu, onların kendilerini kandıranlardan etkisinden kurtarılıp, topluma kazandırılmasının önemine dikkat çekti. Bunlar, doğrusu benim geziye çıkarken işitmeyi beklemediğim bir duyarlılığın işaretleriydi.
Ordunun geçirmekte olduğu dönüşümün dikkat çekici bir başka yönü de, TSK'nın gerçek anlamda savaşçı bir ordu haline gelmesi. Ayrılıkçı terörün bir an önce nihayet bulması; TSK'nın barışın bekçisi olması, hiç bir zaman savaşmak zorunda kalmaması, elbette ki en büyük dileğimiz. Ancak Türkiye'ye saldırmayı aklından geçirebilecek düşmanların, bundan böyle birkaç kez düşünmeleri gerektiği de bir gerçek.

Yarın: "Terörist ve terör"