Taha AKYOL Fotoğrafı: 14404 bayt

Bektaşilik ve Osmanlı şemsiyesi

       İSTANBUL'DA toplanan Uluslararası 2. Ehl - i Beyt Kurultayı'nda, eski Osmanlı coğrafyasından ve çeşitli ülkelerden, özellikle de Balkanlardan gelen Alevi ve Bektaşi cemaat liderleri sırtlarında cübbeleri, başlarında Bektaşi kavuklarıyla sadece gönüllere değil, gözlere de bir kültür ziyafeti çektiler.
       İzzettin Doğan liderliğindeki Cem Vakfı ile, bu kurultayı düzenleyen Fermani Altun liderliğindeki Ehl - i Beyt Vakfı'nın çalışmalarını sempati ve takdirle izliyorum. Kültürel zenginliğimizin gelişmesi bakımından önemli buluyorum.
       Ehl - i Beyt Kurultayı'nda Balkanlardan gelen kavuklu ve cübbeli Bektaşileri görüp de iktisat tarihçisi merhum Ömer Lütfi Barkan'ın anlattığı "Kolonizatör Türk Dervişleri"ni hatırlamamak mümkün mü?
       Kökü Orta Asya'daki Ahmed Yesevi'ye kadar uzanan bu 'derviş' geleneği, Anadolu'da başta Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre olmak üzere, Sarı Saltuk, Hacı Bayram, Somuncu Baba, Geyikli Baba, Kılıç Baba gibi tasavvuf erlerini yetiştirdi ve Balkanlara uzandı. Nitekim Ehl - i Beyt Kurultayı'na katılan Balkanlı temsilcinin adının Seyyid Naki Horasani (Horasanlı) olması da bu 'silsile'yi ortaya koymaktadır.
       Barkan'ın anlattığı gibi, çoğu Bektaşi olan bu şeyh ve dervişler, Balkan fetihlerinde askeri harekattan önce veya sonra buralara yerleşerek zaviye ve tekkeler açmışlar, buraları kültürel ve sosyal merkezler haline getirmişlerdir:
       "Bu merkezlerle Türk dil ve dinini yaymaya başlayacak bu misyonerlere ve gönüllü muhacirlere malik olmak, yeni kurulmakta olan Türk (Osmanlı) devletinin en büyük kuvvetini temsil etmiştir."(1)
       Bu şeyh ve dervişler, dünya ekonomik dengesi Atlantik'e kayıp da Osmanlı timar sistemi bozuluncaya kadar, Balkanlarda Osmanlı sosyal nizamının önemli unsurlarından birini oluşturmuşlar, bizzat ziraatle, bağ, bahçe ve değirmencilik gibi işlerle uğraşarak hem göçebelere örnek olmuşlar, hem sosyal yardım faaliyetleriyle çevredeki Müslüman ve Hıristiyan ahalinin sevgisini kazanmışlardır.
       Fetih ordularının manevi ve sosyal kolu olan bu mutasavvıf dervişler, Sünni ya da Alevi, hem 'gazi' dervişlerdir, 'gaza' yapmışlardır, hem de son derece hoşgörülü, dogmatizmden uzak, sevecen insanlardır, 'gaza' ile birlikte manevi 'irşad' faaliyetlerinde de bulunmuşlardır.
       Balkanlardaki Pax Ottomana'nın sosyal ve kültürel dayanaklarından birinin bu tarikatlar olduğu muhakkaktır.
       Ahmed Yesevi ve Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Balkanlardaki 'çerağ'ları olan şeyh ve dervişlerin temsil ettiği bu manevi ve sosyal değerler sayesinde Bektaşilik, Türk kültürünün yayılmasında çok önemli bir rol oynamış, Osmanlı tarafından da korunup desteklenmiştir. Bunun bir örneği, Budin (Budapeşte) fethinde şehit düşen Gülbaba'nın cenaze namazını Ebussuud Efendi'nin kıldırması, namaza bizzat Kanuni'nin katılması ve Kanuni'nin emriyle 'Gülbaba türbesi'nin yapılmasıdır ki, iki yıl önce restore edilerek ziyarete açılmıştır.

BEKTAŞİLİĞİN ETKİLERİ

       Bektaşilik, hoşgörülü ve yumuşak hayat anlayışı ile gayrimüslimleri en çok etkileyen İslam tarikatlarından biri, belki birincisi olmuştur. Sadece Balkanlarda değil, Anadolu'da da Türk kültürünün Hıristiyan toplulukları etkilemesinde Bektaşilik de büyük bir rol oynamıştır.
       Yüzlerce yıllık beraber yaşamanın sonucu olarak Türk kültüründen büyük çapta etkilenmiş olan Ermeni halk ozanlarına "aşug" (aşık) denilmiştir. Çünkü onlar da aynen bizim aşıklar gibi bağlama çalıp, aynı tarz şiirler söylüyorlardı. Bunlar arasında Bektaşi kültürünü ve itikadını benimsemiş "aşug"ların önemli bir yer tutması Bektaşi kültürünün etki gücünü gösteren kanıtlardır.(2)
       Devletlerin din kurallarıyla idare edildiği o çağlarda, İslamın Sünni akidesine ve esnek Hanefi fıkhına dayanan Osmanlı devleti, Bektaşiliğe saygı göstermiş, pek çok Alevi ve Bektaşi şeyhine toprak tahsis ederek buralarda dergah ve zaviyelerin oluşmasını sağlamıştır. Osmanlı'nın gittiği her yere İslamın Sünni yorumuyla birlikte Alevi ve Bektaşi yorumları da gitmiş, aynı bayrak altında yürümüşlerdir.
       Evliya Çelebi'ye göre 17. yüzyılın ortalarında Osmanlı imparatorluğunda 700 kadar Bektaşi tekkesi faaliyet gösteriyordu. Osmanlı tarihçiliğinin yaşayan en büyük ismi Prof. Halil İnalcık bu rakamda biraz mübalağa olabileceğini söyler. Ama İnalcık'a göre de Balkanlarda İslamın yayılmasına, bu hoşgörülü ve sosyal yönleri ile Bektaşi tarikatının tekke. dergah ve zaviyeleri öncülük etmiştir ve 19. asır başlarında İstanbul nüfusunun beşte birinin Bektaşi olması bu hoşgörülü tarikatın önemini göstermektedir.(3)
       Balkanlarda İslami misyonerlik hareketini Bektaşi dervişlerinin başlatmış olması, buralarda diğer Sünni ve Alevi tarikatlarına göre Bektaşiliğin daha bir yaygın ve kurumlaşmış olmasını da sağlamıştır.(4)
       Son derece ilginçtir ki, 1912 yılında Sünni Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesinden yani Osmanlı şemsiyesinin kalkmasından sonra, Balkanlarda Bektaşilik hızla gerilemiştir. Bunun en önemli sebebi, Balkanlardaki Müslüman nüfusun büyük kitleler halinde Anadolu'ya göçmesidir. Fakat dikkat çeken bir husus daha var: Balkanlarda kalan Müslümanlardan Bektaşilerin bir bölümü Nakşi ve Halveti tarikatlarına yönelmişlerdir.(5)
       Balkanlarda Osmanlı şemsiyesi kalkınca orada Sünni ya da Alevi, Türk ya da Boşnak, Müslüman nüfus anavatan Anadolu'ya göçmüştür. Kalanlardan Bektaşilerin bir kısmının, 'kuralcı' Sünni Nakşi ve Halveti tarikatlarına yönelmeleri arada geçişler olduğunun kanıtıdır. Bunun incelenmesi gerekli sosyolojik ve psikolojik sebepleri olmalıdır.
       Her ne olursa olsun, her mezhep, tarikat ve etnisiteden Müslüman kültürler ve bunların kurumları olan tarikatlar, vakıf, tekke ve zaviyeler geniş Osmanlı şemsiyesi altında çok geniş bir kültürel zenginlik yelpazesi oluşturmuşlardır. Aralarında önemli bir çatışma da yaşanmamıştır.
       Devletle vahim sorunlar yaşanmıştır. Bunu ayrı bir yazı konusu yapmak istiyorum.
       Ama kültürel zenginlik ve halk arasındaki barışçı ilişkiler daima sürmüştür. Bütün bu sebeplerle tarihimizin de, tıpkı toplumumuz gibi, hem çoğulcu özelliği vardır, hem bütünlüğü vardır. Kesin olan şudur ki, Alevi ve Bektaşi kültürünü, kökendeki Selçuklulardan koparmak imkansız olduğu gibi, Osmanlı tarihinden de koparmak imkansızdır.

TARİHİN ANLAMI

       Sadece bizde değil, Batı'da da tarihçilik çeşitli aşamalardan geçmiştir. Destanlar yazılmıştır, hanedan tarihleri, 'eğitsel' tarihler yazılmıştır. Sınıf, bölge, kent (burg) tarihleri yazılmıştır, 'pozitivist' tarihler yazılmıştır...
       Sonra "millet" tarihleri yazılmıştır.
       Tarihçiliğin bugünkü aşamasında artık 'uzun dönemli' sosyolojik süreçleri ve süreçlerin iç ilişkilerini dikkate alan bir tarihçilik geçerlidir. Aynı zamanda çağımızdaki tarihçilik 'mutfak tarihi', 'evlilik törenleri tarihi' gibi kültürel detayların, hayat tarzlarının, 'partiküler' ve alt kültürlerin araştırılmasına yönelmektedir.
       Bizde uzun süre tarihi süreçlere çok genel kavramlarla ve 'çizgisel' (lineer) zihniyetle bakılmıştır. Şimdi toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı olguların tarihleri önem kazanmaktadır: Sünnilik, Alevilik, Bektaşilik, Kürtlük, bölgeler ve kentler hakkında tarih gibi...
       Bizim zihin alışkanlığımız "milli tarih" ya da "ulus tarihi"dir, tarih yazımında olaylar milli tarihimizin "inşa" edilişi olarak yazılmış, bazen de 'tarih tezi' diye 'güneş dil teorisi' gibi siyasi amaçlı kurgular da 'inşa' edilmiştir.
       Şimdi toplumsal olgular olarak ortaya çıkan mezhepler, tarikatlar, etnisite, bölge ve her türden 'partiküler' alt - kültür konularının tarihi köklerini incelerken, önümüzde zihni bir tuzak vardır: Ayrı "millet" tarihlerini inceliyormuş gibi 'inşacı' bir mantıkla düşünme tehlikesi!
       Halbuki tarihe uzun dönemler ve süreçlerin ilişkileri açısından baktığımızda görülmektedir ki, Alevi ve Bektaşi kültürü ile genel Osmanlı - Türk - İslam kültür ve tarihi birbirine yabancı tarih ve kültürler değildir. "Çoklukta birlik" şeklinde, bir bütünün parçalarıdır.
       Ehl - i Beyt Vakfı'nın toplantısı için Balkanlardan Bektaşi kavuklarıyla, 'adab ve erkan'ıyla İstanbul'a gelenler bu "çoklukta birlik" oluşturan kültürel ve tarihi mirasın canlı kanıtlarıdır.

       -----------------------
       1) Ömer Lütfi Barkan, "İstila Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler", Vakıflar Dergisi, II, 1942, sf. 279 - 386.
       2) Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, TTK yay. Ankara 1986, sf. 266 - 268.
       3) Halil İnalcık, The Ottoman Empire, The Classical Age, London 1973, sf. 199.
       4) Dr. Mehmet İbrahim, "Eski Yugoslavya Sınırları Dahilinde Tarikat Hareketlerinin Tarih İçindeki Gelişimi ve Önemi", Vakıflar Dergisi, XXIV, 1994, sf. 297.
       5) Aynı kaynak, sf. 298.

       (Not: Bu yazı, Milliyet'in 'Gazete Pazar' ekinde yayınlanmıştır)


Yazara E-Posta: T.Akyol@milliyet.com.tr