Taha AKYOL Fotoğrafı: 14404 bayt

Yavuz Selim ve Şah İsmail

       İKİSİ de Türkçe konuşurlardı. Farsça şiirler yazan Yavuz'un Türkçe tek dörtlüğü olduğu halde, Safevi hükümdarı Şah İsmail'in "Hatai" mahlasıyla Türkçe bir divanı vardır.
       İkisi arasındaki kanlı kavga iki ayrı "millet"in kavgası değildir; çünkü o çağda dünyanın hiçbir yerinde bugünkü anlamda "millet" bilinci ve realitesi yoktu. O yüzden ne Şah'tan kaçıp Osmanlı'yı destekleyenler İran'ın "hain"leridir; ne de Osmanlı'ya isyan edip Şah'a destek verenler "hain"dir.
       O devir, bizde de Avrupa'da da siyasi aidiyetlerin "millet", hatta "ülke" kavramlarına göre değil, mezhep, aşiret, feodalite ve hanedan kavramlarına göre oluştuğu devirlerdi.
       Her tarihi olaya kendi devrinin şartları açısından bakmak gerekir.
       O zamanlarda Anadolu'daki göçebe veya yarı göçebe Türkmen hayat tarzı (Sünni olsa bile) serbest, serazad, merkezi otoriteden hoşlanmayan, gerektiğinde "ferman padişahın, dağlar bizimdir" diyen bir hayat tarzıdır. Dini inanışları da (Sünni olsalar bile) 'akaid', 'kelam' ve 'fıkh'ın ince kurallarına değil, içten gelen duygulara, mistik (sufi) coşkulara eğilimlidir. Bunun büyük bir kültürel zenginlik kaynağı olduğu muhakkaktır.
       Devlet ve kentler ise kayıt ve kuralların, hiyerarşinin, 'teşkilat ve teşrifat'ın, vergi ve maliyenin ifadesidir.
       Bu 'sosyolojik' boyutu gelecek hafta bırakarak 'savaş'ı görelim şimdi.

TÜRKMENLİK VE OSMANLI

       Türkmen geleneklerine dayalı olarak kurulduğu halde, devletin ve kent hayatının kurumlaşması (bu arada medrese) geliştikçe Osmanlı artık Türkmen hayat tarzından uzaklaşmakta, üstelik, Türkmenleri yerleşik hayata geçmeleri ve vergi vermeleri için zorlamaktadır.
       Osmanlı'yı, onun kurallarını ve kurumlarını tanımayan bu çoğu yarı göçebe Türkmenlerde ise, tek saygın otorite, kendi içlerinden çıkmış 'baba', 'dede' gibi lakaplarla anılan 'heterodoks' derviş ve şeyhlerdir.
       "Eski Türk şaman'larını hatırlatan bu 'baba' lakaplı Türkmen şeyhleri, köylülerin ve göçebelerin manevi hayatlarının başlıca nazımı ve hakimi idiler; ne (medreseli) din alimleri, ne de burjuva tarikatlerine mensup şeyhler, zihniyetine tamamiyle yabancı oldukları o muhitlerde Babalar'la mücadele edemezlerdi"(1)
       Osmanlı'nın bu zaafını, Türkmen - Safevi Şah İsmail iyi yakalamıştır. Anadolu yarı göçebe Türkmenlerinde bu dışlanma ve yabancılaşma duygusu derinleşirken, İsmail, Türkmen mistisizmine (heterodoks sufizm) dayanan, Türkmenlerin mehdici (mesiyanik) umutlarına seslenen, tepkilerini işleyen bir 'Kızılbaş' hareketi başlatmıştır!
       'Alevi' demiyorum, çünkü Alevilik 'Kızılbaş'tan daha geniş bir kültür ve irfan kavramıdır. 'Kızılbaş'la Şah İsmail ve onu destekleyen Türkmen hareketini kastediyorum.
       Şah İsmail, gönderdiği 'halifeler' vasıtasıyla, Anadolu'da eski Türk inançlarının ağır bastığı heterodoks Müslüman Türkmen kültüründe 'Ehl - i Beyt' ve '12 İmam' gibi bazı 'Şii İslam' unsurlarının güçlenmesini sağladı. Anadolu Türkmenliği bu noktadan itibaren Alevi kültürü olarak yeni bir senteze yöneldi.(2)
       Bu, heterodoks Türkmen Müslümanlığında İslami motiflerin daha bir artması demektir ve olumlu bir kültürel katkıdır.
       Osmanlı'ya yabancılaşmış olan Anadolu'daki heterodoks Türkmen aşiretleri, bekledikleri 'mehdi'yi Şah İsmail'de bulduklarına inandılar ve muazzam nüfuzlarıyla 'baba'lar Şah'ın lehine, Padişah'ın aleyhine isyanlar başlattılar.

'YEZİD ZULMÜ'

       Safevilerin Anadolu'da böyle kitleler halinde aktif Türkmen taraftarlar toplaması; o çağda askeri bakımdan da son derece önemli olan bu büyük insan gücünü Osmanlı devletinin kaybetmesi, Safevi devletinin kazanması demekti.(3)
       Sünni Özbekleri yenen Safeviler Doğu'da Ceyhun'a, Batı'da ise Diyarbakır'ı alarak Fırat'a dayandılar.
       Yumuşak huylu II. Bayezid zamanında Şah Kulu isyanı ile Anadolu'daki olaylar daha da büyüyünce Şahzade (Yavuz) Selim, babası nı devirip tahta geçti.
       İran seferine hazırlanan Yavuz, beylerbeyi ve sancakbeylerine emir vererek "Şah İsmail'e taraftar olan ve ayaklanma ihtimalleri bulunan 40 bin kişiyi" 'defter'e yazdırarak bunları hapis ve idam ettirdi.(4)
       Tarihçi Danişmend, bu sayının "memurların ifradı yüzünden 40 binden çok fazla tuttuğu da rivayet edilir" diyor.(5)
       Tarihçi Akdağ ise, 40 bin sayısını mübalağalı bulmaktadır:
       "Şah İsmail'e bağlılıkları, sadece dini inanç olma çizgisini aşarak para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, kızılbaşlık propagandası yapmak ve Şah'a casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başladı; yakalananlar suç derecesine göre ya yerlerinden sürülüyorlar (özellikle Rumeli tarafına) ya da hapis ve idam ediliyorlardı."(6)
       Rakam ne olursa olsun, büyük baskı ve katliam yapıldığı muhakkaktır.
       İkinci şiddet fırtınası Kanuni Süleyman zamanında yaşanmıştır. Mohaç seferi sırasında Anadolu'da isyanlar yüzünden, Doğu Anadolu'da da Safevi akınları yüzünden kan gövdeyi götürüyordu.(7)
       Kanuni, Mohaç'tan sonra İran seferine çıkmış, Yavuz zamanındaki kadar olmasa da, Anadolu Alevileri üzerinde yine şiddet ve baskı kurmuştur.
       Hetorodoks Türkmenlerin İran'a, Sünni Kürtlerin Osmanlı'ya yönelmesi bölgenin etnik yapısını da etkilemiştir.
       Şah İsmail olayına kadar heterodoks Türkmen 'baba'larla iç içe yaşayan, ordusunu Hacı Bektaş ruhaniyetiyle takdis eden, birçok heterodoks tarikatlara arazi tahsis eden Osmanlı hem şiddet politikasıyla hem Şeyhülislam fetvalarındaki aşağılayıcı ifadelerle Alevilerin karşısındadır artık!
       Bu fetvalarda Alevi Türkmenler "zındık" vs. gibi itikadi terimlerle aşağılanmışlar, "mum söndü" gibi iftiralara da maruz kalmışlardır!
       Alevi metinlerinde ise, Sünniler "yezid", "münkir", "münafık" gibi sözlerle aşağılanmıştır. (Pir Sultan'ın bir şiirinde "münkire kılıç çalalım / Hüseyn'in kanın alalım" denilir.)
       Fakat, bugün özellikle "Alevi ızdırabı"nı anlamalıyız. Şii - İslam'dan alınan "Kerbela" ve "matem" kült'leriyle birlikte, Anadolu'da yaşanan bu vahim olaylar Alevilerde "Yezid zulmü" olarak algılanmış, derin bir "ızdırap" ve tepki kültürü oluşmuştur.
       İran savaşları sırasındaki şiddetin artık kalktığı 18. asırda bile Erzurumlu Alevi şair İsmail Noksani'nin bir şiirinden(8) aldığım şu beyt, "Alevi ızdırabı" dediğim derin duyguyu yansıtır:
       Yezidler elinde müşkil halimiz
       Münkir münafık ferş etti yolumuz.

'KIZILBAŞ ZULMÜ'

       Mezhep savaşları ve baskıları, bir mezhebin 'iyi', ötekinin 'kötü' olmasından değil, sosyolojik ve özellikle siyasi şartlardan kaynaklanır. Anadolu Alevilerine yapılan zulümden bir mezhep olarak Sünniliği sorumlu tutmak, 'tarih dışı' bir önyargı olur. Çünkü, mezheplerin siyasi tavırları, felsefi ilkelerinden çok, siyasi ve sosyolojik konumlarıyla ilgilidir.
       Nitekim aynı zulüm, hatta daha şiddetli olarak, Şah İsmail ve devleti tarafından İran'daki Sünnilere ve Sufi tarikatlara uygulanmıştır. Ira Lapidius'a göre, o zamana kadar çoğunluğu Sünni olan İran'da, Safeviler "İslamın başka bir yöresinde bir paraleli görülmemiş veya az görülmüş bir zulümle 12 İmam Şiiliğini dayatmışlar" ve İran'ı Şiileştirmişlerdir.(9)
       "Safevi kuvvetleri İran'da bir baştan öbür başa yürürken, Sünnilere kılıç zoruyla Şiiliği empoze etmiş, bunu kabul etmek istemeyen Sünnilere karşı gaddarca davranılmış ve çoğu öldürülmüştür."(10)
       Prof. Faruk Sümer, devrin seyyah ve yazarlarına dayanarak, mesela Şah İsmail'in Tebriz'e girdiğinde Sünni din adamları, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere pek çok insanı öldürttüğünü, savaşta ve Tebriz'de 20 binden fazla insanın telef olduğunu belirtir. Şah İsmail Sünni ve Türkmen Akkoyunlu oymağından kırk, elli bin kişiyi kılıçtan geçirmiş ve zulmünden dolayı kendisini kınayan anasına kızıp onu da öldürtmüştür.(11)
       Şah İsmail'in torunlarından Tahmasp ve Büyük Abbas zamanlarında da İran'daki Sünnilere karşı şiddet ve tasfiye (eradication) politikaları uygulanmış ve neticede İran Şiileşmiştir.(12)
       Meselenin sosyolojik yönleri ve bugünkü perspektifleri gelecek hafta...

       1) Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ötüken yy. 1981, sf. 165.
       2) Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar, iletişim yy. 1996, sf. 207 - 209.
       3) David Morgan, Medieval Persia, London 1994, sf. 116.
       4) İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, TTK yy. sf. 257 - 258.
       5) İ.H. Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, II, sf. 6 - 7.
       6) M. Akdağ, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, II, DTCF yy. 1971, sf. 125.
       7) Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, TTK yy. 1992, sf. 75.
       8) Şükrü Elçin, Halk Edebiyatı Araştırmaları, Ankara 1988, sf. 85.
       9) I. Lapidius, A History of Islamic Societies, Cambridge, 1988, sf. 296
       10) David Morgan, age, sf. 121.
       11) Faruk Sümer, age, sf. 24.
       12) Said A. Arjomand, "Religious Extremism (Ghuluww), Sufizm and Sunnism in Safavid İran, 1501 - 1722", Journal of Asian History, XV, 1981, sf. 31 - 35.


       (Not: Bu yazı, Milliyet'in 'Gazete Pazar' ekinde yayınlanmıştır)


Yazara E-Posta: T.Akyol@milliyet.com.tr