Taha AKYOL Fotoğrafı: 14404 bayt

Türkmenlik ve 'Sünni' Osmanlı

       AŞIKPAŞAZADE Derviş Ahmet, Osmanlı Beyliği'nde 0ğuz - Türkmen geleneklerinin hala ağır basmakta olduğu dönemde, 1400 - 1484 arasında yaşamıştır.
       İlk eğitimini doğduğu Mecitözü / Elvan köyündeki tekke dervişlerinden almıştır. 'Gazi derviş' olarak Rumeli'deki 'gaza'lara ve İstanbul'un fethine katılmıştır. Bu gözle yazdığı "Aşıkpaşazade Tarihi"nde anlattıkları, Oğuz - Türkmen geleneğine dayalı Osmanlı Beyliği'nin, ilerde imparatorluk haline gelmek üzere, kurumlaşmış ve merkeziyetçi bir Sünni devlet yapısına doğru evrimleşmesini yansıtır.
       Oğuz töresine uygun olarak bir tür Türkmen kurultayınca seçilen Osman Gazi'nin Beyliği, İslam töresince cuma namazı kılınıp onun adına hutbe okunmasıyla tamamlanmaktadır.
       Sonrasını Aşıkpaşazade'den dinleyelim:
       "Kadı (yargıç) konuldu. Sübaşı (güvenlik görevlisi, polis) konuldu. Pazar kuruldu ve hutbe okundu. Bu halk kanun ister oldu. Germiyan'dan birisi çıkageldi, 'bu pazarın vergisini bana satın' dedi..."
       Yerleşik ve kurumlaşmış bir devlet kurumu olan vergi, göçer Türkmen töresine yabancı bir kavram! Bunu öneren kişi, Osman Bey'in Kayı aşiretinden çok önce Anadolu'ya gelip çoktan yerleşik medeniyete geçmiş Germiyan Türklerinden bir tüccardır!
       Osman Gazi vergi konusunda sorar:
       "Tanrı mı buyurdu, yoksa beğler kendileri mi yaptı?.."
       Osman Gazi halkla da konuşur ve daha önce Bizans'ın aldığından çok daha hafif bir "bac", yani pazar vergisi koyar. Bu yumuşak yönetim sayesinde Osmanlı pazarları ve kent hayatı gelişmeye başlar:
       "Bütün köylüler gelip yerinde oturdular. Halleri kafir (Bizans) zamanındakinden daha iyi oldu. Buradaki kafirlerin rahatlığını işitip başka yerlerden de adam gelmeye başladı..."(1)
       Aşıkpaşazade'nin bu satırları, Balkanlardaki Osmanlı fetihlerinin özetidir: Hoşgörülü bir İslam anlayışı ve hoşgörülü bir "gazi devlet" anlayışı... Modern Batılı tarihçiler de Bizans'ın ve yerli feodallerin zulmünden usanan Balkan köylülerinin Osmanlı'yı 'hoşgeldin' ettiğini belirtirler.(2)

       YERLEŞİK - MERKEZİ YAPILANMA

       Osmanlı kurulurken Anadolu Türklüğünün çok büyük bir kısmı çoktan göçebeliği bırakıp yerleşik medeniyete geçmişti. Anadolu Selçuklu devleti ile onu izleyen Beyliklerin 'gelişmiş' hukuk ve idare yapısı, toprak düzeni, ticaret şebekesi ve mimari eserler (camiler, medreseler, sebil ve darüşşifalar, kervansaraylar) bunun kanıtıdır.
       Fakat 13. asırdaki Mogol istilası Azerbaycan ve İran'daki göçebe Türkmenleri büyük kitleler halinde Anadolu'ya sürdü. Anadolu'da Müslüman ve Türk nüfusunun daha da yoğunlaşmasını sağlayan bu kitlevi göçler, aynı zamanda göçebe, dolayısıyla heterodoks (Türkmen) nüfusu da arttırdı.(3)
       Bu göçebe, yarı göçebe, gezgin, savaşçı ve mistik heterodoks Türkmen kitlelerinin manevi liderleri olan "gazi dervişler", "baba"lar, "abdal"lar, "Horasan erenleri" kendileri gibi Türkmen geleneklerini sürdüren ve "kafir" Bizans'a karşı "gaza" yapan Osmanlı'nın "gazi" padişahlarıyla çok iyi anlaşmışlardır.
       Onlar padişahlarla birlikte "gaza" yapmakta, padişahlar da onlara tekke, zaviye, dergah kurmaları için araziler vakfetmektedir.
       Henüz, Sünni ve heterodoks İslamlar arasında bir çatışma değil, aksine, birlik vardır.
       Bu derviş gazilerden kerametine inanılan Geyikli Baba, Alevi - Bektaşi geleneğinde kuvvetle benimsenen bir Yesevi tarikatı şeyhidir. İslam uğruna "gaza' yapan Geyikli Baba, "arak" (rakı) da içmektedir ve Sultan Orhan'ın yakın dostu ve hürmet ettiği bir zattır.
       Hatta, Bursa'nın fethine katılan Geyikli Baba Kızıl Kilise mevkiini bizzat kendi müridleriyle fethetmiş ve Orhan Gazi de zaferini kutlamak için ona "iki yük arak ve iki yük şarap" göndermiştir.(4)
       Ve bu Orhan Gazi, ilk Osmanlı mimari eseri olan Bursa'daki camiini ve ilk Osmanlı medresesini kuran Sünni bir hükümdardır.
       İşte Aşıkpaşazade, Türkmen'le Osmanlı'nın, Sünni İslamla Sünnilik dışı İslamın iç içe olduğu bu dönemi anlatır.
       Dikkat çeken husus, Aşıkpaşazade'nin de belirttiği gibi "halkın kanun ister" olmasıdır. Bir aşiret, gelenekleriyle kendini yönetebilir ama, genişleyen devlet, artık yalın bir 'beylik" olmanın ötesine geçmekte, sistematik hukuk yapılanmasına ve yönetim cihazı olarak uzmanlaşmış "bürokrasi"ye ihtiyaç duymaktadır.
       Bu elemanları yetiştirmek için medrese lazımdır!
       "Beylik"ten "devlet"e geçiş dönemi...
       Orhan Gazi, kurduğu İznik Medresesi'ne müderrisleri (medrese hocalarını) Anadolu'daki yerleşik öteki Türk beyliklerinin başkentlerinden getirmiştir. İlk başmüderris, devrin ünlü bilgini Davud Kayseri'dir. Felsefi eğilimleri de olan büyük bilginlerden Molla Fenari bu medresede yetişecektir. Orhan, ordusu için gerekli olan 'kadı'ları bu medreseden talep edecektir. İkinci medreseyi de Bursa'da Orhan Gazi'nin kumandanlarından Lala Şahin Paşa vakfedecektir...(5)
       Medrese'nin bu süratli gelişimi "kanun" faaliyetinin, bürokrasinin, kurumlaşmanın hızla geliştiğinin göstergesidir.
       Daha Orhan Gazi devrinde Divan teşkilatı ve bürokrasi ile devlet hızla kurumlaşırken, bir de, Türkmen aşiretlerinden ve 'derviş gaziler'den ayrı, "yaya" adıyla resmi, merkeziyetçi bir profesyonel ordu kurulmuştur.
       Vergi, maliye, tapu, ticaret gibi çeşitli alanlarda kanunlar çıkaran Orhan, tarihçi Finley'e göre, "modern çağın en önemli kanun yapıcılarından biri" idi.(6)
       O çağda Avrupa'da kilise olmadan, bizde ise medresesiz bir hukuk düşünülemezdi. Aşiret gelenekleri dışında, medreseyle birlikte 'resmi' bir kültürün ve yapılanmanın gelişmesi Türkmenliğin ve 'heterodoks İslam'ın giderek dışlanması demekti. Böylece Osmanlı'nın "Sünni" karakteri daha 'dominant" hale geliyordu.
       Hele de I. Murad zamanında, devşirmelerden oluşan çok sıkı disiplinli Yeniçeri ordusunun kurulması da disiplin ve hiyerarşiyi kabul etmeyen Türkmen aşiretlerinin ve derviş gazilerin giderek etkisizleşeceğinin önemli bir göstergesidir.

       MERKEZ - KENAR ÇELİŞKİSİ

       Devletin kurumlaşması süreci Fatih zamanında zirvesine ulaşmıştır. Artık "devlet"ten de öteye, son derece merkezi, hiyerarşik, sofistike bir imparatorluk kurumlaşması söz konusudur.
       Toplumdaki aşiret, kabile, sülale, aile çekişmelerinin devlete yansımasını önlemek için kurulmuş bulunan devşirme - kapıkulu teşkilatını Fatih devletin temel bürokrasisi haline getirmiştir. Hatta 'rakip' Türk sadrazam ailesi Çandarlı'yı bile tasfiye etmiştir...
       Eski Oğuz - Türkmen geleneğine göre devletin şahzadeler arasında paylaşılıp parçalanmasını önlemek için "kardeş katli"ni bile yasallaştırmış, böylece Osmanlı'nın daha önceki Türkmen devletleri gibi parçalanmasını önlemiştir.(7)
       Muhakkak ki Fatih, Timur'dan sonra Şahzadeler savaşı olarak yaşanan korkunç "Fetret devri"ni unutmamıştı!
       Fakat madalyonun bir de öteki yüzü vardır: Bütün bunlar Osmanlı'nın özellikle de Türkmen geleneklerine bağlı göçebe, yarı göçebe aşiretlerden, kendi başlarına hareket edip resmi hiyerarşiyi reddeden gezgin dervişlerden, hatta yerleşik Anadolu köylüsünden bile uzaklaşma sonucunu doğuruyordu.
       Değerli tarihçi Prof. Ahmet Yaşar Ocak, bütün bu dönemi çok güzel özetlemiştir:
       "Özellikle göçebe ve yarı göçebe kesimi için, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan Osmanlı yönetimindeki hızlı merkezileşme eğilimleri, bu tarihe kadar, yaşadıkları hayata alışmış, bir yerde devamlı oturmayan ve vergi kavramını, disiplinli bir yerleşik hayatı tanımayan Türkmen zümrelerini derinden rahatsız etmişti. Merkezi yönetimin bu zümreleri yerleşik hayata geçmeye zorlayarak daha çok vergi tahsili yoluna gitmesi, bu maksatla tayin edilen kısmen devşirme kökenli mahalli yöneticilerin tavizsiz tutumları, onlarla devletin arasını açmağa kafi gelmiş görünüyor. Bu yöneticilerin çoğunun daha ziyade kendi çıkarlarını garantiye almaları sebebiyle bu zümrelerin hayat tarzlarını, adet ve geleneklerini, inançlarını aşağıladıklarını biliyoruz."(8)
       Sosyolog Şerif Mardin'in terimleriyle, "kenar"da (periferi) kalan Türkmen geleneklerine bağlı göçebe ve kısmen köylü kitlelerle, "merkez"deki bürokrasi ve kentler birbirine yabancılaşmıştı!
       İşte bu sosyolojik ortamda Şah İsmail "kenar"da kalmış Anadolu Türkmenlerine seslendi...
       Haftaya devam edelim.

       1) Atsız, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Milli Eğitim bsmv. Ankara 1970, sf. 21 - 24.
       2) H.G. Koenigsberger, Europe in the Sixteenth Century, London 1968.
       3) Prof. Ahmet Yaşar Ocak, Babiler İsyanı, Dergah yay. İstanbul 1980, sf. 35 vd.
       4) Prof. A.Y. Ocak, Kalenderiler, TTK yay. 1992, sf. 90 - 91)
       5) Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde Bilim, Remzi Ktbv. sf. 15 - 20)
       6) Prof. Sevim tekeli, Modern Bilimin Doğuşunda Bizans Etkisi, Ankara 1975, sf. 29.
       7) Bkz. Prof. Halil İnalcık, The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1987, sf. 36 - 69.
       8) A.Y. Ocak, "XVI. Yüzyıl Osmanlı Anadolusunda Mesiyanik Hareketler", V. Milletlerarası Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, TTK yay. 1990, sf. 820.


       (Not: Bu yazı, Milliyet'in 'Gazete Pazar' ekinde yayınlanmıştır)


Yazara E-Posta: T.Akyol@milliyet.com.tr