Taha AKYOL Fotoğrafı: 14404 bayt
       Alevilikten Şiiliğe

       SAFEVİ devletinin kuruluşu esnasında Anadolu Türk unsurunun dini anlayışının hakim bulunduğu muhakkaktır.(1) Fakat aşiret isyanlarını ortadan kaldırmak gereği ile merkezi ve 'nizami' bir ordu kurmak mecburiyeti, Türkmen aşiretlerinin askeri gücünü kırmıştı.
       Türkmenlikten uzaklaşma askeri alanla sınırlı kalmadı.
       Tarihçi David Morgan şunları yazıyor:
       "Eğer Safevi devleti salt bir Türkmen aşiret devleti olarak kalsaydı, Tahmasp yönetiminin başlarında ve onun ölümünden sonra karşılaşacağı sıkıntıların üstesinden gelemezdi. Safevi devleti varlığını sürdürdü, çünkü iki ayrı temele daha sahipti: Yeni "devlet dini" olarak 'Oniki İmam Şiiliği' ve Fars bürokrasisinin desteği."(2)
       İki temel: Bir hukuk (fıkıh) sistemi oluşturmak üzere ulema... Ve devlet işlerini yürütmek üzere eğitimli bir bürokrasi...
       Safevilerde de Osmanlılarda da böyle!
       Türkmenlikten yola çıkan Osmanlı'nın yaşadığı Sünni kurumlaşma sürecini, Türkmen Aleviliğinden yola çıkan Safevi devleti Şii kurumlaşma süreci olarak yaşamıştır. Dönemin sosyolojik özeti budur.
       Bürokrasiyi gelecek yazıya bırakalım. Şimdi Safevi devletinin Alevilikten Oniki İmam Şiiliğine yönelmesine bakalım.
       Safevilerin Şiiliği benimsemesinde, Alevilikle Şiilik çok farklı olmakla birlikte, Ali, Ehl - i Beyt, Kerbela gibi İslami kavramlardaki ortak yüksek duyarlıkların rolü düşünülebilir. Ama bu kadar basit değildir, dini hareketler çok büyük ölçüde sosyolojik ve siyasi faktörlerin eseridir.

Şİİ ULEMA

       Evvela, Şiilik İran'ın jeopolitiğine denk düşüyordu. Sünni Osmanlı'ya ve Özbeklere karşı savaşan İranlı Safeviler, yerleşik kurumları olan ama 'düşman'ınkinden farklı bir mezhep olarak Şiiliğe yönelmişlerdir.
       Michail Fisher, Safevilerin "Sünni Osmanlı'ya karşı duracak ve içerde de devleti birleştirecek bir politik araç" olarak Şiiliği tercih ettiklerine dikkat çeker.(3)
       Ve, büyük tarihçi Braudel'in belirttiği gibi:
       "Şii İran, Safevi devletinin büyümesiyle, eskisinden daha fazla milliyetçi hale gelmiştir."(4)
       Bu faktörlerle Türkmen Aleviliğinden merkezi ve yerleşik bir Şii devletine yönelen Safeviler, devlet kurumları için gerekli yetişmiş personeli, bu arada 'ulema'yı göçer Türkmen aşiretlerinde bulamazlardı.
       Hatta çoğunluğu Sünni olan, kalan kısmı da büyük ölçüde Alevi Türkmen aşiretlerinden oluşan İran'da Şah İsmail'in kendisi Oniki İmam Şiiliği hakkında pek az şey bildiği gibi, İbn el Mutahhar'ın "Kavaid il İslam" (İslamın Kuralları) adlı kitabının dışında, Anadolu'ya propaganda için gönderilecek Şii kitapları bile bulamıyordu. Bu durumda İran'a Lübnan ve Güney Irak'tan Şii ulema ithal edildi.(5)
       Şii ulema Safevi devletine Şii hukuk teorisi (jurisprudence, fıkıh), teoloji ve felsefe verdi. Şii ulema Şah İsmail'in Şiilikçe kutsal, hatta ilahi niteliği olan ve dünyaya dönmek için 'gayb' aleminde bekleyen "Oniki İmam"dan Musa Kazım'ın soyundan geldiğini de ilan etti. Böylece, Safevi hanedanına büyük bir 'mehdici' (mesiyanik) siyasi kudret kazandırdı. Buna karşılık da Safeviler Şii ulemaya yüksek bir dini statü ve vakıflar yoluyla büyük bir ekonomik güç verdiler.(6)
       Zengin bir birikime sahip olan Şii geleneği İran'da Mir Damad ve Molla Sadra gibi "dönemin en büyük filozoflarını" yetiştirmiştir. Aynı zamanda, Şah Abbas (1588 - 1629) döneminde son derece etkili olan Şii ulemadan Molla Muhammed Bakir Meclisi, Sufilerin öldürülmelerine dair fetvalar vermiştir!(7)
       Şiddet politikalarıyla Sufiliğin de Sünniliğin de nasıl ezildiğini daha önce görmüştük. Şiilik böylece İran'da bir tür milli mezhep haline gelmiştir.
       İran'da göçer Türkmen aşiretlerinin 'Sufi İslam' anlayışının yerini Ulemanın temsil ettiği bir Şiiliğin alması ile 'nizami' ordunun ve merkezi bürokrasinin kurulması aynı tarihi sürecin unsurlarıdır.
       Tarihçi Arjomand'ın belirttiği gibi, "Safevi devletinin politik sistemi merkezileşmiş bir imparatorluğa dönüştükçe, (Şii) ulema, kurumlaşmış bir temel olarak medreseye dayalı bir işlev ve hiyerokrasi oluşturdu." Böylece İran'da "Şii ortodoksi" egemen oldu.(8)
       Hiyerokrasi, yani ulema idaresi!

DEVLET VE ULEMA

       Osmanlı medresesi ve uleması ile İran medresesi ve uleması arasında üç önemli farka dikkat çekmeliyiz.
       Birincisi, Safevilerde ilk medrese, Arap ülkelerinden ithal edilen Şii ulemaya dayalı olarak Ali el Karaki (1465 - 1534) tarafından kuruldu. Osmanlı medresesi ise Selçuklu ve Anadolu Türk beyliklerinin medrese geleneğine dayanmıştır.
       İkincisi, Osmanlı uleması devlet memurudur. Böylece Osmanlı'da dini otorite siyasi otoriteye tabidir; siyasi otorite dini otoriteye üstündür.
       İran'da da ulema devlet bürokrasisi içinde ve devlete tabi bir organ olarak teşkil edilmiş ama kısa sürede ulema devlet dışında, bağımsız bir güç haline gelmiştir.
       Üçüncü fark, 'imamet' ve din adamları konusunda Sünni ve Şii anlayışlarının ayrı olmasıdır.
       Ira Lapidius'un dediği gibi, Sünnilikten farklı olarak Şiilikte:
       "Ulemanın otoritesi, derin dindarlık ve ruhanilik alanında rehberler ve Müslüman toplumun gerçek liderleri olarak kabul edilerek yüceltilmiştir. Hatta Şiilikte ulemayı mutlak ruhani rehberler olarak kabul etmek, halkın dini bir görevi idi..."(9)
       Şiilikte, 'İmamet' doktrini sebebiyle din adamları (müçtehidler, ayetullahlar) o kadar üstün bir dini karizmaya sahiptir ki:
       "İmamın hükmünü kabul etmemek Allah'ın hükmünü kabul etmemektir..."(10)
       Humeyni devriminin tarihi köklerini Şiiliğin bu imamet doktrininde ve Safevilerden başlayarak, Şii ulemanın İran'da üstün ruhani otorite ve sosyo - ekonomik bir güç haline gelerek devletten bağımsız bir kudrete sahip olmasında aramak lazımdır.(11)
       Sünnilikte ve Osmanlı'da ise 'ulema' bir fakihler (hukukçular) zümresidir ve devlet memurudur, Şiilikte sahip olduğu ruhani ve karizmatik otoriteye sahip değildir. 'İmamet' Şiilikte bir itikat konusudur, Sünnilikte itikat alanının dışında 'muamelat' konusudur.
       Osmanlı'da hanedanın sürekliliği sayesinde siyasi otoritenin üstün otorite olarak kökleşip kurumlaştığına, İran'da ise hanedan değişiklikleri ve çatışmaları yüzünden siyasi otoritenin zayıf kaldığına da işaret etmek gerekir.
       Neticede, Osmanlı'da modernleşmeye önderlik edecek güçte bir devlet kurumlaşması vardır. İran'da ise Şii ruhban sınıfı devlet kurumundan daha sürekli ve güçlüdür... Birinden bugünkü Türkiye, ötekinden bugünkü İran çıkmıştır.

'POLİTİK ODAKLANMA'

       Safeviliğin Türkmen Aleviliğinden Şiiliğe yönelmesinin uzun vadeli sonuçlarından biri de İran'ı soyutlaması olmuştur. İslamiyatın (İslamoloji) büyük bilgini Montgomery Watt diyor ki:
       "Safevilerin ülkeyi resmen Şiileştirmesi Şiiliği politik odaklanmaya yöneltmiş, kendilerinin 'ayrı' olduğu bilincini güçlendirmiş ve aynı zamanda coğrafi olarak Sünni dünyasıyla ilişkileri kesmiştir..."(12)
       Bu, iki tarafta da bağnazlığı beslemiştir.
       Bütün "politik odaklanmalar" tek boyutluluk (entegrizm) ve bağnazlık yaratır!
       13. yüzyılda Mogol istilasının İslam medeniyetinde kentlilik dokusunu tahrip ederek yol açtığı içe kapanma ve durgunlaşma eğiliminin üstüne bir de 16. asırda Sünni, Şii ve Alevi ilişkilerinin ilişkisizliğe, husumete, alışverişsizliğe dönüşmesiyle hem ekonomiler bundan zarar görmüş, hem zihinler daha bir daralmıştır.
       Tarihten 'ders çıkararak', bugünümüz ve geleceğimiz için diyebiliriz ki, İtikadi ve siyasi görüşlerde "politik odaklanma" tuzağına düşmekten, soyutlanmaya ve bağnazlığa kapılmaktan sakınmalıyız, kültürler arası alışverişleri geliştirmeliyiz.
       Tarihi olaylarda inanç olarak Sünniliği, Aleviliği, Şiiliği suçlamak tarih - dışı bir bağnazlık olur; çünkü tarih, aktörlerinin niyetlerine göre yürümüş bir 'komplo' değildir.
       İşte, Türkmen hükümdarı Şah İsmail'in ve haleflerinin amacı İran'ı Farslaştırmak değildi ama başlattıkları süreç öyle sonuçlandı.
       Haftaya: Türkmenler ve Fars bürokrasisi


       1) F. Sümer, Safevi Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, sf. 201.
       2) Cambridge Encyclopedia of Middle East, 1988, sf. 70.
       3) M. Fisher, Iran, From Religious Dispute to Revolution, Harvard 1980, sf. 29.
       4) F. Braudel, A History of Civilizations, Penguin Books 1995, sf. 89.
       5) M. Fisher, age, sf. 29.
       6) D. Hiro, Islamic Fundamentalism, London 1988, sf. 143.
       7) M. Mohaddisin, Islamic Fundamentalism, Washington 1993, sf. 6 - 7.
       8) S. A. Arjomand, "Religion, Poitical Action and Legitimitate Domination in Shi'ite İran", European Journal of Sociology, XX, 1991, sf. 91.
       9) I. Lapidius, A History of Islamic Societies, Cambridge, 1991, sf. 571 - 572.
       10) E.Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İstanbul 1989, sf. 117.
       11) Bkz. T. Akyol, Haricilik ve Şia, Kubbealtı yynv. İstanbul 1988, sf. 177 vd.
       12) M. Watt, Islam and the Integration of Society, London 1966, sf. 220.

       (Not: Bu yazı, Milliyet'in 'Gazete Pazar' ekinde yayınlanmıştır)


Yazara E-Posta: T.Akyol@milliyet.com.tr