'Etkinliğimizi arttırdık'
TÜSİAD başkanlığını devreden Muharrem Kayhan dönemini değerlendirdi
Şahin ALPAY
Muharrem Kayhan, 14 Ocak günü TÜSİAD başkanlığını Erkut Yücaoğlu'na devretti. Kayhan'dan görev üstlendiği dönemin bir değerlendirmesini yapmasını istedik; Türkiye'nin temel meseleleri üzerine görüşlerini aldık.
* TÜSİAD'da başkanlık döneminizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kendime biçtiğim misyon, destek kitlemizi, etki alanımızı yaygınlaştırmaktı. TÜSİAD'ı dar bir çevrenin sözcüsü olarak nitelendirmek kolaycılıktı. Eski başkanlardan Cem Boyner'in dediği gibi TÜSİAD bir çıkar grubu değil baskı grubudur. Aydınlar, medya bunu büyük ölçüde kavradı. Bu anlayışı toplumun öteki kesimlerine, öteki sivil toplum kuruluşlarına da benimsetmeye çalıştım.
Bu misyonun bir de yurtdışı boyutu vardı. Halis Komili'nin başkanlığı döneminde açılan Brüksel Temsilciliği'ne ek olarak Washington Temsilciliği'ni kurmamız, gerek Türk özel sektörünün görüşlerini resmi görüşlerden bağımsız olarak ortaya koyması, gerekse Türkiye'nin dışarıdan nasıl görüldüğünün daha iyi anlaşılması açısından yararlı oldu. TÜSİAD'ı gerek yurt içinde, gerekse dışında bir referans noktası haline getirmeye çalıştık.
Destek kitlemizi geliştirmek bakımından SİAD'larla yaptığımız çalışmalara ayrı bir önem verdim. Bu yıl ikincisi Bursa'da yapılan SİAD'lar zirvesi, siyasi istikrarın sağlanmasına yönelik bir dizi reform talep eden ortak bir bildirgenin imzasıyla sonuçlandı. Türkiye'nin sorunlarının halli yönündeki taleplerimizi daima bilimsel araştırmalarla destekledik.
* Küçük ve orta boy (KOBİ) işletmelerin giderek yaygınlaşacağı önümüzdeki dönemde TÜSİAD, büyük sermayenin örgütü olarak kalacak mı?
TÜSİAD'a üyelik için belirli iş büyüklüğü kriteri kalacak. Ancak Türk ekonomisinin büyümesiyle gittikçe daha çok işadamının bu kriterin içine gireceğini ümit ediyoruz. TÜSİAD'ın saygınlığını koruması için üye sayısının artması da gerekmiyor. Ancak sanayileşmeye paralel olarak, Anadolu'dan en çok sayıda üyeyi bu dönemde kabul ettik. Bunda kişisel gayretlerimin payı oldu. İstanbul - Anadolu sermayesi ayrımını ya da rengiyle tanımlanan sermaye ayrımını reddettiğimizi biliyorsunuz.
* Kamuoyunda şöyle bir izlenim yaygın: "TÜSİAD İstanbullu büyük sermayenin örgütüdür; Ankara ile belirli bir diyalogu vardır. Yükselen Anadolu sermayesi ise kendini Ankara'dan dışlanmış hissetmekte, Ankara'yı bir şekilde ele geçirmeyi istemektedir. MÜSİAD bu arayışın temsilcisidir. RP - FP çizgisinin arkasında yer alması da bundandır." Doğru mu?
Geçerli bir soru. Fikirlerimizi iletmek için belki herkesten daha uzun zaman ve tolerans gördüğümüzü itiraf ederim. Bunun tek sebebi sadece büyük sermayeyi temsil ediyor oluşumuz değil, söylediklerimizi bilimsel araştırmalarla desteklememiz. Türkiye'nin GSMH'sının belki yarısından fazlasını temsil eden kimselerin burada temsil edilmesi TÜSİAD'a ağırlığını veriyor. Mali gücümüzü çabalarımızı yurtiçinde ve dışında daha iyi duyurmamızı mümkün kılıyor. Ama yasama üzerinde etki açısından bir ağırlığımız olduğu söylenemez. Orada Türkiye'nin açmazıyla karşı karşıyayız. Türkiye'de siyasi parçalanma ve kavga, doğru olduğuna inanılsa bile gerekli yasaların çıkarılmasını engelliyor.
* Birçok gözlemciye göre, Türkiye'de sermaye sınıfı hayli güçlenmiş olmasına rağmen devletten bağımsızlığını elde edebilmiş değil. Bu yüzden de toplumsal gelişme üzerinde istenilen, başka ülkelerde görülen etkinliği yok. Haklı bir görüş mü?
Büyük sermaye devletin kösteği olmasa çok daha başarılı olacaktır. Türkiye'nin sanayileşmenin başlangıcında olduğu, büyük altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyulduğu dönemde, büyük sermaye devlete bağımlıydı, artık öyle değil. "Türkiye'de iş yapabilmenin ön şartı veya gizli koşulu, devlete yakınlık olmamalı" şeklinde çok kesin bir tavrımız var. Devletin yanlış uygulamaları, makro - ekonomik dengesizlikler yüksek faiz uygulamalarına neden olduğu ölçüde bağımlıyız. Ama bu ne ortak iş yapmak, ne de dağıttığı rantı beklemek anlamında bir bağımlılık değildir. Bağımlılığımız makro - ekonomik politikalardan çok büyük oranda etkileniyor oluşumuzla sınırlı.
TÜSİAD'ın makro meselelerle, özelleştirme, vergi, sosyal güvenlik reformu gibi genel konuların gerçekleşmesi için mücadele vermesi de bundandır. Bağımlılığımızı yüksek derecede etkilenme olarak görüyorum. Israrla savunduğumuz özelleştirme, devletin dağıtacak rantı olmamasının sağlanması bakımından kaçınılmazdır.
* Sizce özelleştirmede neden esaslı yol alınamıyor?
Özelleştirmenin hukuksal temeli açısındaki belirsizlikler yüzünden uzun süre sorunlar yaşadık. Gerek yabancı gerekse yerli sermayenin ilgisini cezbetmemiz de zor oldu. Bazı alanların özel sektöre devri konusunda duyarlılıklar çıktı, örneğin telekomünikasyon. Bunun neresinin hassas olduğu anlaşılamadı. Devletin kendi patronaj ağlarını kendisi yıkma yönünde adım atması kolay değildi. Özelliştirilecek KİT'lerin bulunduğu bölgelerden gelecek tepkilerin oy kaybına yol açması endişesi rol oynadı... Özelleştirmenin gereği konusunda kamuoyunu aydınlatıcı bir kampanyanın yapılmamış olması da başka bir engel. Ne yazık ki, özelleştirmenin amacı olan etkin, optimal devleti yaratmak ile hiç ilgisi olmayan mali ihtiyaçlar Türkiye'yi özelleştirmeyi hızlandırmaya itti.
* TÜSİAD'ın "Demokratikleşme Raporu" son derece olumlu bir girişimdi. Ancak genel kanı, TÜSİAD'ın bu raporun arkasında yeterince güçlü bir şekilde durmadığı. Ne dersiniz?
Demokratikleşme Raporu, gelişmiş demokrasilerle farkımızı saptamak için yapıldı. Bunun için ortam elverişli midir, değil midir diye sormadık. Raporun içimizde tartışma kopardığı doğru. Resmi çevrelerin bir bölümünün kamuoyu önünde, bu sizin işiniz mi diye sorduğu da. Başkanlığımın belki en zor ilk üç ayı bu tepkilerle geçti. Fakat Nisan'da yapılan toplantıda, bu konudaki çalışmaların devamına, raporun geliştirilmesine karar verildi. Raporda ele alınan konuların birçoğu üzerine özel toplantılar düzenledik. Yaptığım bütün konuşmalarda bu tezleri açıkça savundum. Raporun ana mesajlarından bir adım bile geri adım atmadık. Rapor, neredeyse Orhan Pamuk'un romanları gibi bir best - seller oldu. Dağıtım sayısı, Türkçe ve İngilizce olarak 15 bini geçti. Önümüzdeki dönemde yönetim kuruluna gelecek bir teklif, raporun etkisinin bir değerlendirmesinin yapılmasını öngörüyor. Temel haklarla ilgili olarak bu raporun önerilerinden etkilenen çeşitli yasa tasarıları komisyondan geçip genel kurula gelmiş bulunuyor. İstediğimiz kadar hızlı gitmiyor, ama Türkiye'deki bu ilerlemeleri de gözardı etmemeliyiz.
* Bir yazınızda ekonomik ve siyasi reformlar yapılmadıkça erken seçimlerin sonuç vermeyeceğini söylüyordunuz. 18 Nisan seçimlerini uygun buluyor musunuz?
Son üç ayın ortamı itibarıyla kaçınılmaz buluyorum. Ümit edilir ki, karar alamayan azınlık hükümetleri sorununu, siyasetin üzerindeki ufuneti, küçük oyunlar oynama ihtiyacını seçim halledecek.
* Cumhurbaşkanı bir süredir başkanlık ya da yarı - başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini savunuyor. Bu konuda ne diyorsunuz?
Yaklaşık 2 yıl süren bir tartışma sonunda, seçim sisteminin dar bölgeli, iki turlu çoğunluk sistemi olarak değiştirilmesi üzerinde geniş bir mutabakat sağladık. Başkanlık ya da yarı - başkanlık sistemine hiç yakın değilim. Türkiye'de uzlaşmanın ne kadar zor sağlandığını bilerek, başkanla başbakanın ayrı partilerden olduğu bir durumla nasıl başederiz? Önce parlamentoyu güçlendirmeliyiz diye düşünüyorum. Seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu değişikliği ile Türkiye yol alabilir.
* AB, Türkiye'nin üyeliğinin engelleri olarak çeşitli sorunları sıralıyor. Bunlardan biri, Kürt sorunu. Buna karşılık Ankara böyle bir sorun olmadığını söylüyor. Bu uyuşmazlık nasıl giderilebilir?
AB'nin sıraladığı sorunların hepsi ciddi. Haklılık dereceleri farklı olsa da, hepsi sorun. Fakat AB'nin yaklaşımında Türkiye'yi uzak tutmak için, bunları nasıl olsa aşamaz anlayışı da var. Türkiye bu sorunları aşarsa üye olabilir de demiyorlar, aşsın o zaman bir bakarız, diyorlar. Başka ülkelerin üyelik kriterleri bize adaylık kriterleri olarak uygulanıyor.
Türkiye'nin AB serüveni sürecek. Batılılaşma Türkiye'nin kuruluşunda saptadığı bir yön. Her haksız muameleye maruz kaldığında rotasını değiştirecek değil. Kolay söylemlerin arkasına sığınmamak da gerekir. Güneydoğu sorunu ya da Kürt sorunu ile ilgili olarak şunu söylemeliyiz: Türkiye oradaki insanına iyi davranmamış, ama başka bölgelerdekilere de iyi davranmamış. Bugün anayasa çerçevesinde herkesin eğitim hakkı da var, iyi muameleye de hakkı var. Bireysel hak ve özgürlükler bağlamındaki sorunları çözebilirsek, ayrılıkçı terörü tecrit ederiz. Mesele budur. Etnik kökeni, konuştuğu dil farklı yurttaşlarımız vardır, ama Türkiye'nin bütünlüğü çerçevesinde sorunları halledebiliriz. Bu temayı savunmak ne zor, ne de AB tarafından anlaşılmaz değil. Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanılmaya da fevkalade elverişli.
* Kürtçe okul ve televizyonun serbest bırakılmasını destekler misiniz?
Ayrılıkçı terörün büyük ölçüde zayıflatıldığı bir ortamda, neden olmasın. Türkiye bütün sorunlara rağmen demokrasisini yaşatıyor. Dünya krizine rağmen, büyük çalkantıya maruz kalmadı. Terörle mücadelede büyük başarı elde etti. Diplomatik alanda da başarılar sağladı. Bunların sağladığı bir özgüven olmalı. Kendimize güvenebilmemiz lazım. İşadamı gibi bir fayda - maliyet analizi yaparsak, faydalar büyük, maliyet korkulacak kadar değil.
* Silahlı Kuvvetlerin öteki demokratik ülkelerde görülmeyen siyasi rolü konusunda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye'de siyasi sistem kendi sorunlarını halletmedikçe, hem bu tartışmanın içinde kalacağız, hem de dışarıdan tenkitlere uğrayacağız. Hem de TSK istemese de kendisini bu tartışmaların ortasında bulur. Ordunun rolünün dünya kamuoyu tarafından da mercek altına alınmasının sebebi, geçirdiğimiz bunalımlı dönem. Türkiye halkının büyük çoğunluğunun hassas olduğu iki konu var: Laiklik ve ülke bütünlüğü. Bunlardan vazgeçilemez. Geçirdiğimiz bunalımlı dönemde RP'nin, belki bazı RP'lilerin bazı söz ve davranışları laiklik konusunda hassasiyetleri gündeme getirdi. Silahlı Kuvvetler, 28 Şubat kararları ve süreciyle duruma müdahale etti. İdeal bir siyasi sistemde arzu edilmeyecek bir durum. TSK'nın kendisini de yıpratabilecek bu müdahaleleleri arzu ettiğini hiç sanmıyorum. Siyasi sistem kendi yaralarını tedavi edebilse, siyasetçiler yasamada, uzlaşmada hızlı adımlar atabilse, bu sorunlar ortadan kalkar.
|