Demokrasinin tadı...
Erol EVGİN

MİLLİYET'i kutluyorum! Halkı temsil edecekleri, yıllardır halkı temsil etmiş sanatçılara izletmesi çok güzel bir fikir!..
Bu benim ilk yazım. Hemen belirteyim. Hiçbir partinin üyesi ve mensubu değilim ve olmadım. Futbol takımı tutar gibi de parti tutmam. Hangi partiyi formda görür ve programını iyi bulursam oyumu ona veririm. Seçim 99'da vaktim elverdiğince liderleri izleyeceğim, halkın nabzını tutacağım ve izlenimlerimi tarafsız olarak yansıtmaya çalışacağım.
Salı sabahı 10.20'de foto muhabiri arkadaşımla Akadlar Kültür Merkezi'nde buluştuk. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Çözüm 2000 Projesi'ni açıklayarak basına. Eh ben de artık basından sayılırım ya!..
Parti üyesi Sabahat Emeç Hanım karşılıyor bizi ve hemen söze giriyor. Bir Arnavutköylü olarak yapılması tasarlanan üçüncü köprünün Arnavutköy'e zarar vereceğini ve bunu yazmamı istiyor. Ben de bir mimar olarak üçüncü köprü yerine tüp geçitten yana olduğumu söylüyorum ve gördüğünüz gibi hemen yazıyorum.
Bülent Tanla ile karşılaşıyorum. Mesleği gereği hemen sayısal verilere giriyor. Özetle sağ ve solun ayrı yerlerde olması gerektiğini, çapraz desteklerin sağ radikal partilere yaradığını söylüyor. Derken Deniz Baykal tüm karizmasıyla geliyor. Çevresindeki basın ordusunu zorlukla yarıyorum, taze bir gazeteci olarak kendisini selamlıyorum. Millet - sanatçı işbirliğinden övgü ile söz ediyor. Yakın markajında CHP Genel Sekreteri Adnan Keskin var. DSP Genel Sekreteri Hüsamettin Özkan'ı anımsıyorum. Genel Sekreterliğin değişmez kuralı "lidere sürekli yakın markaj olsa gerek" diye düşünüyorum.
Baykal bir "artiz" kadar yakışıklı, bakımlı ve formda... Formunu nasıl koruduğunu, "yoğun çalışma temposu ve adrenalin" ile açıklıyor. TV showlarımdan övgüyle söz ederek "Sizi severek tüketenlerden biriyim" diyor. İnsanın hoşuna gidiyor doğrusu...
Seçim kampanyalarının sonuna doğru, liderlerin, bilinçli kullanmadıkları için, seslerinin kısıldığından söz ediyorum. Terleyip, rüzgarda kalınca kendisinin de bu sorunu yaşadığını söylüyor ve benim önerilerime kulak veriyor: Uyku, karbonhidratlı yiyecekler ve B vitaminleri ses için yararlı, çok sıcak ve soğuk içecekler zararlı. Şan derslerinin de, bedeni bir enstrüman gibi kullanmak açısından, sesin bilinçli kullanımı için gerekli olduğunu söyleyince seçimlerden sonra birlikte şan çalışmak üzere sözleşiyoruz.
Salona geçiyoruz. Baykal ve kurmayları kürsüde yerlerini alıyorlar. Kısa bir Barkovizyon gösterisinden sonra Baykal güzel Türkçesi dinamik, akıcı üslubuyla dinleyenleri etkiliyor.
Yüksek ahlaklı standartları siyasete egemen kılmanın Türkiye'nin bir numaralı sorunu olduğunu söylüyor.
Konuşmayı aynı zamanda teybime kaydetmenin rahatlığı içinde bir an 1950'li yıllar geçiyor aklımdan, çocukluğum ve çok partili sistemle tanıştığımız 1950'li yıllar... Moda'daki evimiz sürekli politik tartışmalara sahne... Babam koyu bir CHP'li, İsmet Paşa'ya toz kondurmuyor. Anne tarafım ise DP'li. Hele dayım Demokrat Parti Rize il başkanı. Önceleri Menderes'in, sonra Demirel'in baş adamı... Evde kıyamet kopuyor, bizimkiler demokrasinin tadını çıkarıyorlar...
Baykal, "bizim seçim kampanyamız reklam kampanyası değil" diyor. Derken Deniz Baykal'ın resminin olduğu büyük bez afişi, iyi yapıştırılmadığı için düşüyor. Yapıştıran fırçayı yiyecek diye düşünüyorum.
Baykal dış politikada tarihi fırsatlardan, bölgesel işbirliğinden söz ediyor. "Vermeden ağalık olmaz, bölge liderliği bölgeye ağabeylik yapmayı gerektirir" diyor.
Yine çocukluğuma dönüyorum. Gürültülü politik tartışmalarda çocuk ruhumu en olumsuz etkileyen sözün "Türkiye batıyor!.." olduğunu düşünüyorum. Aradan kırk yıldan fazla zaman geçti "Türkiye batmadı, batacağı da yok çok şükür!.. Üstelik de gelişiyor" diye seviniyorum kendi kendime.
Baykal, sağlığın önemini vurguluyor, kamusal destekli Koruyucu Hekimlik ve Ulusal Sağlık Sigorta Sistemi öneriyor. Soruları cevaplamak üzere Çözüm Ekibi'nin arasındaki yerini alırken "çok iyi hazırlanmış" diye düşünüyorum.
Soru - cevap bölümünde Çözüm Ekibi'nden Enis Tütüncü, Ulusal Sağlık Sistemi Proje Bütçesi'nin beş milyar dolar olduğunu söylüyor, aklıma hemen kültür bakanlığımızın garip bütçeleri geliyor.
Ve çiçeği burnunda bir gazeteci olarak ilk sorumu soruyorum. Beden sağlığı kadar ruh sağlığının da önemini vurguluyor ve bu konuda koruyucu hekimliğinin kültür ve sanattan geçtiğini belirterek, tasarladıkları kültür ve sanat projelerini ve bütçelerini soruyorum. Baykal mitinglerden önce Erol Evgin'e konser verdirmenin bu konuda olumlu bir adım olacağını gülerek söylüyor, devlet kültür oluşumuna resmi bir kimlik katmadan destek verecek diyor ve dinleyiciler arasında Zülfi Livaneli'nin kültür politikasıyla ilgili kapsamlı bir çalışma yaptığını belirtiyor. Zülfü, "Erol, ben sana sonra anlatırım" diyor. Zülfü'nün, kapsamlı kültürel hazırlığıyla, neden çözüm ekibinin arasında değil de dinleyiciler safında oturduğunu düşünüyorum, ama sorma fırsatım olmuyor.
Kültür eski Bakanı Ercan Karakaş bütçeden kültür ve sanata ayrılacak payın binde üçten, yüzde bire çıkarılacağını söylüyor. İçimden ruh sağlığı adına buna da şükür ediyorum...
Saatime bakıyorum. Vakit öğle vakti. Hemen mimarlık ofisime gitmeliyim. Birkaç saat içinde tüm bu düşündüklerimi yazıp, gazeteye fakslamam gerekiyor. Panikliyorum. "Gazetecilik zor zenaat!" diyorum ve soru - cevap faslı sürerken dışarı çıkıyorum. Çıkışta Altan Öymen'e telaşımdan söz edip, "Birkaç saatte bir şarkı yapmak daha kolay olabilirdi benim için" diyorum.
O telaş içinde, her yazımın sonunda eklemeyi düşündüğüm "Neremi, Neremi?" paragrafı için teybimi lobideki partili hanımlara yöneltmeyi ihmal etmiyorum.
"Genel başkanımızın, ruhsal ve fiziksel anlamda en çok nesini ve neresini beğenirsiniz?" Ortak cevap: "Cana yakın ve hoş adam!..." oluyor.