Ne küçültülmeli ne büyütülmelidir
Gazeteciler her zaman ve her yerde olaylara yafta yapıştırmaya meraklıdırlar. Yaftanın üzerine yazdıklarında da cömerttirler. Bundan dolayıdır ki 1900'e doğru geriye baktığımızda dünya kadar çok
"yüzyılın düğünü", "yüzyılın aşkı", "yüzyılın faciası", "yüzyılın maçı" görürüz. Abdullah Öcalan'ın duruşmasına
"yüzyılın davası" denilmesi de bu yüzdendir. Yüz yıl boyunca kim bilir kaç davaya basında bu sıfat layık bulunmuştur.
Bana kalırsa milletlerarası alanda gerçek "yüzyılın davası" Nürnberg Mahkemesinde, Türkiye içinse Yassıada Divanında görülmüştür.
"Apo davası"na gelince, o en ziyade
Şeyh Sait'in yargılanmasına benzemektedir. Zaten daha ilk gününden itibaren bu iki olay arasında bir paralel kurulmasına bizim basında başlanmıştır. Bunda şaşılacak bir taraf da yoktur: İşin içinde
"Kürt sorunu" vardır,
"yabancı parmağı" vardır,
"Türkiye üzerinde oynanan oyunlar" vardır,
"şehit edilmiş vatan evlatları" - bugüne nazaran çok az sayıda olsa bile - vardır.. Abdullah Öcalan da Şeyh Sait'inkine benzer bir savunma taktiği güdeceğe benzemektedir: Kan akıtılmıştır, bunda kendi sorumluluğu büyüktür, ancak kandırılmıştır, gerçeği şimdi görmektedir, bundan sonra devlet ve Cumhuriyet uğruna çalışmaya hazırdır.
Bunun için "kendisinin yaşaması" şarttır. Kanı sadece o durdurabilir.
Şeyh Sait isyanının Doğu Bölgesi İstiklal Mahkemesinde yapılan duruşması bunun örnekleriyle doludur. Hatta Şeyh Sait'in bir ara buna inandığı, böyle bir karar beklediği anlaşılmaktadır. Asılmaya giderken mahkeme heyeti üyelerinden Ali Saip beye
"Ne olurdu, Edirne'de 101 sene verseydin!" demesi bu yüzdendir.
Ama Şeyh Sait'in kendisine söylediği başka bir lafa,
"Ruzu mahşerde seninle muhakeme olacağız" sözüne aynı Ali Saip beyin verdiği cevap madalyonun öbür yüzünü aydınlatmaktadır:
"Sen o gün babasız bıraktığın masum çocuklar, hanımanlarını söndürdüğün biçarelerle muhakeme edileceksin!" (Bk. "Şeyh Sait ve İsyanı" - Metin Toker - Bilgi Yayınevi)
Kararın "muamma" tarafı kalmadı
Bir sanığın bir mahkemede böyle bir tavır takınması duruşmanın
"muamma" denilebilecek ve merak uyandırabilecek yanı olan
"karar"dan bu özelliği kaldırmaktadır:
Sanık kendisine atfedilen bütün suçları kabul ederse mahkeme ona Ceza Kanunundaki maddenin öngördüğü hükümden başka ne verebilir? Türk Ceza Kanunundaki 125. madde - Abdullah Öcalan onunla yargılanmaktadır - idamı gerektirmektedir.
Mahkeme heyetinde askeri yargıç bulunmuş veya bulunmamış, ne fark eder? - Tabii bu, DGM'ler konusundaki "Hükümetler laçkalığı"nın sorumluluğundan hiç kimseyi kurtarmaz -.
Duruşmanın daha ilk gününden
- meşhur film yapımcısı Hitchcock'un "suspense" dediği - muamma, işin hukuki yanında kalmamaktadır. Böylece, aslına bakılırsa bir savunma da lüzumsuz hale gelmektedir.
Tıpkı Şeyh Sait gibi Apo'nun da olayın siyasi tarafı üzerinde oynamaya çalışacağı, duruşmalar sırasında ona yararlı olacağını sandığı açıklamaları yapacağı anlaşılmaktadır.
"Siyasi taraf", TBMM'nin yetkisindedir. Ancak son seçimlerin sonuçları - yani "tecelli eden milli irade" - bu hususta bir ipuçu vermiyor mu?
Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr