5 Temmuz 1999 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Apo... Babuna...

Salim ALPASLAN

       Adına ister gürültü, ister efekt deyin; ekranlardaki o patırtının mucidi ve sorumlusu elbette televizyon gazetecileri değil. Gürültü, olsa olsa televizyonun doğasından kaynaklanan bir gerekliliktir.
       İletişimbilimci Marshall McLuhan televizyon toplumunu danslar gibi, yüze sürülen savaş boyaları gibi kültürel etkinliklerin görselliğe dayandığı arkaik toplumlara benzetir. Hani şu bazen ateşli davullar, bazen de savaşçı naraları eşliğinde eğlenen toplumlara...
       Yazmanın ve okumanın doğasından olsa gerek, yazılı kültürün egemen olduğu yerlerde ise bu tür etkinlikler daha sessizcedir.
       Öldüren Eğlence: Televizyon kitabının yazarı Neil Postman'a göre, yazılı iletişim araçlarının kullanımıyla beslenen tipografik beyin, görsel iletişim araçlarını izleyeninkinden daha gelişkindir.
       Cumhuriyet tarihinin en önemli hukuk davası olan Öcalan meselesi de denk düştüğü televizyon çağının böyle bir gürültüsüne ve cafcafına maruz kaldı.
       Duruşmalarda nice açılımlar sağlayabilecek bilgiler, belki de bu gürültü patırtı içinde duyulamadı, yitip gitti. Ya da en azından zor algılanabildi.
       İşi yürekleri yanmış şehit analarını, eşlerini kaçırmaya kadar vardıran kanallar... avukatların, deniz otobüsünün İmralı'ya gidişini ada işgale uğruyormuş gibi huşu içinde duyuranlar...
       O hengamede afakanlar basarken mahkeme kararının duyulup ajanslarca geçilmiş olabilmesi bile başarıydı neredeyse.
       Her ne kadar bu, iletişime dönük bir efekt idiyse de, amaç son kertede iletişimle bütünleşmek olduğuna göre, o gün dogmatik şoven saplantılardan arınıp itidalli bir yayın çizgisinde kalmak gerekiyordu.
       Böylesine kapsamlı ve kritik, siyasal ve kavramsal bir tartışma elbette ki yazının da desteğiyle sakin bir iletişim agorasında sürebilirdi ancak.
       Nitekim tartışmaların başladığı o akşam kararın ana hatlarını yine yazılı olarak ve yavaş yavaş akacak biçimde ekrana yansıtmak durumunda kaldı televizyonlar. Gürültüsüzce... serinkanlılıkla...
       30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir katil müsveddesinin cezaevinde sürünmesinin geleceğimiz açısından daha olumlu sonuçlar doğuracağına ilişkin tezlerin ağır bastığı fark edildi o an. Çünkü afra tafra söylemine değil, sağduyuya kulak verilmişti artık. Yeni rüzgar şuydu:
       İnfaz, hokkabaz çeşmesi gibi akmaya hazır Batı'nın ağzına bir parmak bal çalmak için değil, özlediğimiz iç barış için ertelenmeliydi.
       Toplumun bir kesimi üzerindeki travmatik etkiyi önlemek için ertelenmeliydi.
       Uluslararası hukukun başa dert açmaması için ertelenmeliydi.
       Ve onun leşi değil, ancak canlısı Ankara'nın elinde kozu olabileceği için ertelenmeliydi infaz...
       Unutulmamalı ki, `en kötü barış dahi en haklı savaştan iyidir.'
       Gürültü sakıncasına asıl çarpıcı örnek Babuna Kampanyası'dır.
       Babuna çığırtkanlığından pis kokular yayılıyor. Eğer o yaygara gürültüsüzce ele alınabilseydi, yalanlarla dolanlarla şişirilmiş bir kumpasın iyiniyetli sivil toplumsal devinimleri gölgelemesi daha baştan engellenebilecekti.
       Goethe'nin ölürken son sözü `Mehr Licht' (Daha fazla ışık) olmuş.
       Bizim de yaşarken söyleyeceğimiz var: Biraz sükunet, biraz serinkanlılık.
       Ha gayret!

© 1999 Milliyet