5 Temmuz 1999 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Yasemin ÇONGAR Fotoğrafı: 6115 bayt
Cem, Papandreu ve diğerleri...

       TÜRK-Yunan dışişleri bakanlarının 30 Haziran buluşması, önemli bir ilk adımdı. Cem ve Papandreu'nun "yapıcı" kişiliklerinin kolaylaştırdığı bu buluşma, iki farklı tepki doğurdu. İşin garibi, bu iki farklı tepkinin Ankara'da da, Atina'da da varolması ve birbirlerinin adeta izdüşümünü oluşturması.
       Önce Atina'ya bakalım. Bir grup medya ve siyasi gözlemci, Cem-Papandreu görüşmesinin somut sonuçlar vermesinden hiç memnun değil. Diyorlar ki, "Adalarımızda gözü olan, Kıbrıs'ta çözümün yolunu tıkayan Türkler ile neyi konuşacağız?"
      
Ancak Atina'da başta Papandreu olmak üzere, Türkiye ile yakınlaşma gereğine inananlar da var. Bazı Yunanlı diplomatlardan dinlediğim görüş özetle şöyle:
       "Apo meselesi bize zarar verdi. Yunanistan'da halkın, Kürt taleplerine sempatisi başka, sivillerin öldürülmesini desteklemek başka. Biz de terörden çok çektik. Şimdi bu açıklıkla, Türkiye ile işbirliğine girebiliriz."
       Bir de Ankara'ya bakalım. Bazı yetkililerin, Cem - Papandreu görüşmesine ilişkin yorumu şu:
       "Görüşme, Yunanistan'a yaradı. Apo meselesinde rezil olup, köşeye sıkışmışlardı. Şimdi bu durumdan kurtulmak istiyorlar. Biz de buna fırsat tanıyarak koz yitiriyoruz."
       Oysa Cem'in ve diğer bazı Türk diplomatlarının yaklaşımı farklı:
       "Temkinli olmalı ve sonuca bakmalıyız. Ancak terör dahil birçok konuda ikili anlaşma yolunun açılması önemli. Eğer PKK'nın kendilerinden destek bulmayacağını güvenceye alırsak, büyük kazanç olur."
       İşte New York'taki görüşmenin somut sonuçlar vermesinde, Cem ve Papandreu'nun dünya görüşü ve dış politika anlayışı bakımından, bu ikinci eğilime daha yakın olmalarının da payı var. Yoksa örneğin bir Theodoros Pangalos ile aynı tonda bir mektuplaşma ve buluşma mümkün olmayabilirdi!
       Türkiye'de "Pangalos gibi, ne dediğini bilmeyen bir Yunan dışişleri bakanı, aslında bizim çıkarımıza daha uygun" diyenleri duyar gibiyim. Böyle düşünmeyenlerin de olması ise, Türkiye'nin şansıdır.
       Bu arada, Clinton yönetimi de, Cem - Papandreu görüşmesinden ve beş alanda heyetlerararası çalışma başlatma kararından "son derece memnun", her iki bakanı bu nedenle takdir ediyorlar. Kısacası ABD, Ankara ve Atina'da ikinci görüşü paylaşanlar gibi düşünüyor.
       Peki bakanların birbirlerine samimi birer mektup yazması, Türkiye'nin "diyalog" çağrısına onca zaman "Asla olmaz" diyen Atina'nın, şimdi Papandreu'nun kaleminden üç yerde "diyaloğun öneminden" sözetmesi nasıl mümkün oldu?
       Kuşkusuz, sadece bakanların kişilikleri sayesinde değil.
       Yunanistan, Apo işinde büyük hata yaptı; hem Türkiye'nin bu hatayı tüm dünyaya anlatma çabası, hem de ABD gibi bu hatayı görenlerin uyarıları ile de sıkıştı.
       Papandreu, bu durumu değiştirmek istiyordu, geçen ay yaptığı Washington ziyaretinde bunun ipuçlarını vermişti. Cem'e yanıt yazmak için, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçlarını bekledi; PASOK'un nispeten iyi performansı, Papandreu'nun elini güçlendirdi. Yunan kamuoyunun soğuk baktığı Kosova operasyonunun bitmesi de yardımcı oldu.
       Bu arada, Cem ve Papandreu'nun ayrı ayrı teslim ettikleri gibi, yaygın izlenimin aksine, Türkiye ile Yunanistan'ın Kosova meselesindeki "yakın" işbirliği de, ortamı hazırladı.
       Papandreu ayrıca, Türkler ile konuşmanın Yunanistan'da tepki göreceğini biliyordu; bu tepkiyi sınırlamak için, New York'a gelmeden ülkesindeki diğer siyasi liderlerle görüştü, destek aldı.
       Dünkü "Kathimerini" gazetesinde, eleştirilere karşı kendisini savunan Papandreu, "Temel politikalarımız değişmedi, taktiklerimiz değişti" diyor. Sanırım, Türkiye dahil her ülkenin hassas ulusal konularındaki yeni açılımların "hep politikamız değişmedi" diye başladığını hatırlamalıyız.
       Ayrıca Papandreu, Türkiye ile olası terör anlaşmasını, sadece PKK taahhüdünü değil, Türkiye'den yasadışı göçün önlenmesini, örgütlü suça karşı işbirliğini de içerecek bir paket olarak görüyor ve pazarlıyor.
       Papandreu'nun tıpkı Cem gibi, "sadece bir dışişleri bakanı" olmadığını, hayatını siyasete vermiş bir "lider adayı" olduğunu da unutmayalım.
       1952 - ABD doğumlu Papandreu, ABD, İsveç ve Britanya'da eğitim görmüş bir sosyolog. 23 yaşından beri PASOK içinde aktif, 35 yaşından itibaren parlamenter. Daha önce iki kez, eğitim ve dinsel işlerden sorumlu bakandı.
       1997'de Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'nü alan Papandreu, yıllarca "Anderas'ın oğlu" diye bilindikten sonra, siyasi rüştünü ispat etti. Şimdi kendisine geleceğin PASOK lideri ve olası başbakan gözüyle bakılıyor.
       "Bu görüşme nedeniyle iç politikada zorluk yaşayacak mısınız" diye sorunca, Papandreu'dan aldığım "siyasetçi yanıtı" şöyleydi: "Yunan halkı, Türkiye ile iyi ilişkilerden yanadır. Zor sorunları aşma yoluna girebilirsek, buna destek verecektir."
      
Kuşkusuz tüm bunlar, Yunanistan ile sorunların çözülüvereceği anlamına gelmiyor. Cem, "ihtiyatlı" konuşmakta haklı.
       Ancak PKK konusunda Yunanistan ile adım atılabilmesini sağlamak, bu adımı gerçekten isteyen kolaylaştırıcı bir tutum izlememize de bağlı. Yunanistan'ın teröre karşı ne ölçüde işbirlikçi olabileceğini de, asıl o zaman ölçebiliriz.
       Suriye gibi demokrasiden, haktan hukuktan nasibini almamış, PKK'yı yıllarca beslemiş bir ülke ile masaya oturup anlaşabildiğimize göre, aynı şeyi Yunanistan ile denemenin, yadırganmaması gerek!



Yazara E-Posta: ycongar@milliyet.com.tr

© 1999 Milliyet