Borç rakamı büyüyünce huzur kaçıyor
2000 yılına girerken halkın enflasyon bekleyişi (on aşağı, beş yukarı) yüzde 70'ler dolayında. Bankaların mevduat faizi (on aşağı, beş yukarı) yüzde 80'ler dolayında.
Ama Hazine'nin paraya ihtiyacı var. Hazine, (on aşağı, beş yukarı) yüzde 115'ler dolayında faiz ödeyerek borçlanmaya razı.
İşte bu ortamda aracılar (bankalar) repo adı altında, Hazine'den satın aldıkları "vadeli" kağıtları, (istendiğinde geri satın almak şartı ile) vadesiz olarak biraz daha düşük faiz ile halka satıyor. Halk da parasını bu kağıtlara bağlıyor.
Şimdi de geriye dönelim. Geçmişi hatırlayalım.
1980 yılında enflasyon yüzde 107.2 idi, 1981 yılında yüzde 36.8 oldu, 1982 yılında yüzde 27.0'ye düştü. Bankalar bu yıllarda mevduata yaklaşık yüzde 27 faiz ödüyordu. Bunun için de halk bankalara para yatırmıyordu. Ama bankaların ve de özel sektör kuruluşlarının paraya ihtiyacı vardı. Bankalar ve özel sektör kuruluşları yüzde 50 dolayında faiz ödemeye razı idi.
İşte o ortamda "Kastelli" ortaya çıktı. Türkiye'de henüz adı bilinmeyen, söylenmeyen, adı konulmamış "repo" işlemini başlattı.
Bankaların, özel sektör kuruluşlarının çıkardıkları, altı ay, bir yıl vadeli yüzde 50 net getirili kağıtları, (bunlara mevduat sertifikası deniliyordu) vadesiz olarak istenildiğinde hemen geri alınma taahhüdü ile yüzde 45 net getiri ile halka sattı.
Burada Kastelli'nin yaptığı "aracılık hizmeti ve de istenildiğinde geri alma ve geri alırken işlemiş faizi ödeme taahhüdü" karşılığı her işlemde 5 puan kazanç sağlamaktı. Borçlu bankalar ve özel sektör firmalarıydı. Ana parayı ve faizi ödeyecek olan onlardı.
Bu işe para yatıran halkın teminatı, kendilerine verilen bankaların mevduat sertifikası ve özel sektör firmalarının bono ve tahvilleriydi. Kastelli'nin para yatıranlara verdiği sertifika "ak teminat" niteliğinde idi.
Bankaların ve özel sektör firmalarının bono ve tahvillerinin üzerinde yazılı faizin üzerinde bir ödeme taahhüdünü ve vadeye bakılmaksızın sertifikanın ve tahvilin iadesinde ana para ile o güne kadar işlemiş faizin hemen ödeneceği taahhüdünü kapsıyordu.
Açık anlatımıyla Kastelli aradan çekilse, batsa, kaçsa, ana para ve esas bono ve tahvilin üzerindeki faiz yükümlülüğü ortadan kalkmıyor, kaybolmuyordu. Çünkü parayı yatıranın bunlar için muhatabı bonoyu veya tahvili çıkaran banka ve özel sektördü.
Sertifika ve tahvillerin sahibi bankalar ve özel sektör kuruluşları 100 liralık tahvil veya bonoyu toptan olarak 80 liraya 85 liraya sattıklarından, Kastelli tenzilatlı olarak satın aldığı bu bono ve tahvilin üzerinde yazılı olandan daha yüksek bir faizi ödeyebiliyordu.
İki yıl boyunca sistem öyle gelişti ki, 1982 yılı ortasında Kastelli'nin sattığı bono ve tahvillere bağlanan para 2.5 milyar dolara yükseldi. O tarihte Kastelli'nin topladığı para, Ziraat, İş Bankası ve Akbank mevduatından sonra dördüncü büyüklükte idi. Yapı Kredi'nin topladığı mevduatın da üzerinde idi.
Başlangıçta Kastelli'nin döndürdüğü "saadet çarkının" ekonomiye ve vatana hizmet olduğunu savunanlar, bu çarka akan paranın ödenemeyecek boyuta ulaşması karşısında paniğe kapıldı...
Parayı ödeyemeyecek olan Kastelli değil, Kastelli'nin mevduat sertifikası ve tahvilini sattığı bankalar ile özel sektör firmalarıydı.
Şimdi 2000 yılına girerken benzer bir manzara ile karşı karşıyayız. Repo ile dönen çarkı besleyen Hazine bonolarının stoku 40 milyar dolara ulaştı. Başlangıçta repo işlemlerinin ekonomiye dinamizm kazandırdığını savunanlar, şimdilerde repo çarkını döndürmek için gün geçtikçe büyüyen bono stokunun nasıl ödeneceğinden endişelenmeye başladı.
Geçmişten ders alınırsa tarih tekerrür eder mi idi?