31 Temmuz 1999 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Küreselleşme, tekelleşme getirdi

"B.M. Kalkınma Programı"nın (UNDP) her yıl hazırlattığı "İnsani Kalkınma Raporu" bu yılki sayısında küreselleşmenin olumsuz yüzünü açığa vuruyor. Raporu, programın Türkiye uzmanlarından Yeşim Oruç yorumluyor.

Yeşim Oruç


entel.jpg        Dünya pazarlarının bütünleşme süreci 1990'larda büyük ivme kazandı. Sadece 1991 - 95 arasında 100 ülke uluslararası ticaret ve yabancı sermaye düzenlemelerini yenileyip, değişen ölçülerde de olsa, dünya pazarlarına girdi. Dünya üretimi son elli yılda 3 trilyondan 30 trilyon dolara çıkarken, kişi başına düşen gelir üçe katlandı.
       Ancak, küreselleşmenin olumlu sonuçları ülkeler arasında eşit paylaşılamıyor. Küreselleşme yoksulları kulvar dışı bırakıyor; katılımcı ve çok aktörlü bir dünya pazarı yerine, bir kaç zengin ülkenin ve ticari kuruluşun hakim olduğu üretim tekelleri yaratıyor. "Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı"nın hazırladığı "1999 İnsani Kalkınma Raporu" küreselleşmenin bu olumsuz yüzünü açığa vuruyor.

Küreselleşme kime yarıyor?

       Küreselleşme sürecinin ana göstergeleri artan üretim ve teknoloji. Ancak, BM Rapor'u bu iki ana alanda gelişmelerin küresel olmaktan ziyade, bir kaç zengin ülkenin tekelinde olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, dünya üretiminin % 77'si sanayileşmiş 25 ülke tarafından gerçekleştiriliyor. Sadece ABD'nin dünya üretimindeki payı % 27. Dünyanın en zengin % 20'si, dünya üretiminin % 86'sına sahip.
       Yeni olguların birincisi, zenginler ve yoksullar arasında açılan uçurumun son yirmi yıldaki geometrik büyüme hızı. İkincisi ise, üretim tekelleşmesinin kalkınmakta olan ülkeler için hayati önem taşıyan üretim dallarında yaşanıyor olması.
       1960 yılında dünyanın en yoksul ve en zengin beşte biri arasındaki gelir oranı 1'e 30 iken, bu oran 1990'da 60'a, 1997'de 74'e çıktı. Zengin - yoksul uçurumun bu denli büyümesi başlı başına düşündürücü. Bu çarpıklık, küreselleşme sürecinin ortak değerler üzerine kurulu olup olmadığı konusunda ciddi endişeler doğuruyor.
       Üretim alanlarında yaşanan olumsuzluklar bu endişeleri daha da körüklemektedir. Dünya üretiminin tümünü neredeyse topu topu 10 çokuluslu şirket yönlendiriyor. Örneğin, tarım ilaçlarının % 85'i sanayileşmiş ülkelerde yerleşik, toplam 10 firma tarafından üretiliyor. Birçok ülkede yaşanan yoksulluğun bu sektördeki fiyat politikalarına bağımlı olduğu bir gerçek. Küreselleşme sürecinin yüceltiği ekonomik etkinlik ve verimlilik prensipleri, açlık veya yoksulluk gibi endişeler taşımıyor.
       Başta internet olmak üzere, tüm teknolojik gelişmeler, bir kaç ülke ve birkaç çokuluslu şirketin tekelinde. Örneğin, internet kullanıcılarının % 93'ü dünya nufüsunun en zengin beşte biri içinde yer alıyor. En temel iletişim aracı olan telefon hatlarının bile % 75'i yine en zengin ülkelerde. Bu teknolojinin kullanıcıları gibi, üreticileri de sanayileşmiş ülkeler. Bu alanda üretim yapan toplam 10 en büyük firma, bilgisayar pazarının % 70'ini, telekomünikasyon pazarının ise % 86'sını kontrol ediyor.
       Küreselleşme, 1990'larda insanları serbest rekabet ortamında biribirine yaklaştıran ortak bir değer olarak benimsendi. Ancak, son on yılda artan gelir ve üretim çarpıklıkları, üretimin ve sermayenin bir kaç çokuluslu firma elinde tekelleştiğini gösteriyor.

Ya Türkiye...

       BM 1999 Raporu küreselleşme konusunu irdelerken, dünya ülkelerini gelişmişlik düzeylerine göre sıralıyor. Bu sıralama yapılırken "İnsani Gelişim Endeksi" adı verilen, çok değişkenli bir ölçüt kullanılıyor. Endeks, ekonomik göstergeler yanısıra "ömür beklentisi" ve "eğitim düzeyi" gibi bireylerin yaşam standartlarını açıklayıcı göstergeleri de içeriyor. Türkiye bu endekste 174 ülke arasında 86. sırada yer alırken, sırasıyla Kanada, Norveç, ABD, Japonya ve Belçika listenin başında bulunuyor. Komşularımızdan Yunanistan 27.; Bulgaristan 63.; Suriye 111.; ve Irak 125. sırada. Listenin sonunda ise Sierra Leone var.
       "İnsani Gelişim Endeksi"nde Türkiye'nin konumunu eğitim seviyesi belirliyor. Okuma - yazma oranı Türkiye'de % 83.2 iken, Macaristan ve Polonya'da % 99. Brezilya'da % 80 ve Filipinler'de % 82 dolayındaki okullaşma oranları, Türkiye'de % 61.
       Ancak Türkiye'yi "Orta Gelişmişlik" düzeyindeki diğer 96 ülke ile karşılaştırırısak, durum hayli olumlu. Hele kendimizi "Düşük Gelişmişlik" düzeyindeki ülkelerle karşılaştırısak, bir "dünya devi" oluyoruz. Türkiye'nin 1997 GSMH'sı 186 milyar dolarla "Düşük" gelişme gösteren 39 ülkenin toplam üretiminden daha fazla.
       Kendimize "muasır medeniyet" aynasından baktığımız zaman ise, ulaşmak istediğimiz seviyelerden uzak olduğumuz açık. Belçika, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Hollanda, İsveç, İsviçre, İngiltere ve ABD'den oluşan G - 10 ülkelerinin dünya üretimindeki payı % 68, nufusları ise sadece dünya nufüsunun % 12'si. Tükiye'nin dünya üretimi içindeki payı binde 7. Nufüsumuz ise dünya nufüsunun % 1'i.

Ne Yapmalı ?

       "1999 İnsani Kalkınma Raporu", dünya ülkelerini ve uluslararası topluluğu bir dizi tedbir almaya davet ediyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün anti - tröst yaptırımlarının kuvvetlendirilmesi, bunların biri. Ayrıca, sanayileşmiş ülkelerde yollanan her 100 elektronik postadan 1 cent kullanıcı vergisi alınması ve bu vergilerden oluşacak fonun yoksul ülkelerde internet kullanımını teşvik için kullanılması da Rapor'un getirdiği öneriler içinde yer alıyor.
       Rapor kalkınmakta olan ülkelerin küreselleşmenin sunduğu nimetlerden yararlanabilmeleri için belirli bir eğitim düzeyini, yaşam kalitesini yakalamış olmaları gereğini vurguluyor. Ancak, artan küresel rekabet ortamı içinde kamu harcamalarının ciddi boyutlarda daralması, eğitim, sağlık, bakım gibi temel hizmetlere ve dolayısıyla insan faktörüne gerekli yatırımların yapılamamasına yol açıyor. Oysa insanlarına yatırım yapmayan ülkelerin küresel bilgi toplumunun bir parçası halide gelmesi imkansız.
       Bu yüzden Rapor, temel hizmetlere giden yıllık kamu harcamalarını ülkeler arası karşılaştırmalı bir şekilde sunuyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerine ayrılan kamu harcamalarının GSMH'ya oranı Türkiye'de % 2.2 ve % 2.4; Almanya için ise % 4.8 ve % 8.1. Son yıllarda yaptıkları kalkınma hamleleri, ulusal üretim artışları ve aldıkları doğrudan yabancı sermaye yatırım payları ile dikkati çeken Polonya ve Macaristan'da ise bu oranlar % 4 ve 5 dolayında, yani Türkiye'nin iki katı.
       Birçok kalkınmakta olan ülkeden fazla olan milli hasılamız, Türkiye'yi küreselleşmenin nimetlerinden yararlanabilen, kişilerin bilgili, sağlıklı ve müreffeh oldukları bir ülke yapmıyor. "Muassır medeniyet" seviyesindeki ülkeler gibi kadın ve erkeğin eşit eğitim olanaklarına sahip olduğu, çocukların kaliteli ve modern eğitim gördüğü bir ülke olmamız ancak bu alanlarda geliştirilecek etkin sosyal kalkınma politikalarıyla mümkün.



© 1999 Milliyet