|
|
Başsağlığı! Salim ALPASLAN
Sarsıntılı günlerden geçiyoruz. Kendilerine en çok bel bağlandığı bir dönemde bazı kurumların kavramsal içeriği de sarsılıyor. Güvenler sarsılıyor.
Daha devlet derin uykusundayken Milliyet, `telefonlarımız çalışmıyor, depremden haber alamıyoruz' diye ipe un seren devlet ricalinin gözüne yıldırım baskıyı sokuyordu.
Daha devlet derin uykusundayken Milliyet Anadolu tarihinin en büyük dramını yaşayanların ortada kalışını Halk sahipsiz manşetiyle duyuruyordu.
O iki gün devletin içine düştüğü dezorganizasyon ve belki de organize bir müdahaleyle kurtarılabilecek binlerce canın bu resmi aymazlık yüzünden yitip gidişi hala nerelerde emeklediğimizi bir kere daha gösterdi.
John Locke'un bireyi devletin bir parçası olarak tanımladığı dönemler bir başka asırlara ait. 21. yüzyılın eşiğinde devlet - birey ilişkisi tümüyle farklı artık. Artık toplum barış zamanlarında vergileriyle, savaş zamanında belki de canıyla ayakta tuttuğu devleti adalet ve güvenlik için istiyor.
Ama devletin tavrı şaşırtıcı. Kendisine çekidüzen vermek ve harekete geçmek yerine aklınca hamamın namusunu kurtarıyor!
En tepedeki, "Devletten şikayetçi olmanın, devleti vatandaşın gözünde küçültmenin kimseye faydası yoktur" diyor.
Onun altındaki, "Medya devleti acz içinde gösteriyor, bu da devlet görevlilerinin moralini bozuyor" diyor.
Onun daha altındaki, "Depremin ilk gününden bu yana bakanlığımız her türlü felakete hazırdı ve hiçbir sorun yaşanmadı" diyor.
Zurnanın son deliği ise, iyice sapıtıyor, daha o gün bölgede kurtarma çalışmalarına başlayan AKUT için `Şov yapıyor' diyor.
Ama devlet mışıl mışıl uyurken yardım yağdıranlar, mesela Rusya'nın Ankara Büyükelçisi başka şeyler söylüyor: `TÜPRAŞ'taki yangını söndürmek için o gün Rusya üç uçak gönderdi, ama uçaklar İstanbul'daki yetkililerin ilgisizliği nedeniyle yangına müdahale edemedi.'
Bazen bir kabus görürüz. Bağırmak isteriz. Sesimizi duyuramayız. Bir ağırlık bastırır üzerimize. Çaresizlikle, dehşetle uyanırız. Sinirlerimiz o kadar bozulmuştur ki yastığımız gözyaşlarımızla sırılsıklam olur.
Bu kabus gerçek olduğunda insan neler hisseder, bilebilir miyiz?
Keşke hissedemeseydik, keşke bilemeseydik:
Bölgeye çıkardığımız muhabir ordusu fotoğraf yağdırdı günlerce. Gazeteye yığılan o dehşet fotoğraflar, hepimizi bir kez daha sarsıyor. Yürek dağlayan o görüntüleri gazeteye basmıyoruz, basamıyoruz. Kimi yakınını felaket bölgesinde, kimi yakınını artçı depremlerin kahrolasıcı kabusunda unutup gazetesinde sabahlayanlar asıl o zaman sarsılıyor, binlerce kez sarsılıyor.
Depremden daha acı olanı ise, geciktikleri için TÜPRAŞ'ı yakan, yaralıları moloz yığınına terk eden zihniyetin şov, provokatörlük, bozgunculuk masalı anlatması. Daha acısı diyorum, çünkü yeni depremlere, yeni felaketlere yol açacak olan da yine aynı zihniyettir.
Geceler mini mini bebelerin üstüne kırağı yağdırırken, hasta analarımız, babalarımız inlerken, millet ağaç diplerine pislerken, kolera, tifo yayılmaya başlamışken geç kaldı o zihniyet, geç!
Bu Kızılay, bu kriz masaları ne güne durur?
Devlete ait, bakanlıklara ait, askeriyeye ait bu dinlenme tesisleri ne güne durur?
Güney'deki, Ege'deki bu tatil köyleri, oteller, pansiyonlar ne güne durur?
Yeni yeni kararlar alınıyormuş; ba'de harab - il - Basra!
Yedi düvele efelenen değil, vatandaşını bağrına basan devlete devlet derim ben.
İşte asıl o, devlet baba olur.
İki katrilyonluk rafineriyi yakan, ölüm müteahhitlerine göz yuman, toplu mezarlara dönüşmüş enkazlarda yaralılara yetişemeyen, insanını kucaklayamayan, ayrım yapılmasına isyan etmiş vatandaşını asarım keserim diye azarlayan devlet, olsa olsa...
Ama ben o babaya bile başsağlığı diliyorum.
|
|