23 Ağustos 1999 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Acılı insanların dili her şeyi söylüyor!

Hasan CEMAL

cemal.jpg        Avcılar'da dolaşıyoruz pazar sabahı. "Panik içindeyiz, korkuyoruz" diyor biri, "Eve girip bir şey almaya kalksak, çocuklar ciyak ciyak bağırıyor, içeri girmeyin diye... Akşam olunca parklara gidiyoruz, bir köşe bulup kıvrılıyoruz."
       Bir depremzede:
       "İçeride nasıl yatacağız bir daha?"
       Okulun bahçesinde uzun kuyruk. Sessizce bekleşiyorlar. Asker gözetiminde yardım dağıtımı.
       Çocuk bezi.
       Fanila, don.
       Su, süt.
       Çay, pirinç...
       "Allah razı olsun özel kuruluşlara" diyor biri, "Yaz gazeteci abi, en çok çadıra ihtiyacımız var."
       Beyaz yemenili genç kadın yanıma yaklaşıyor. Bir deri bir kemik. İsmi, Şenay Aygün. Eşi, Ayhan Aygün, kamyon şoförü.
       Sesi ağlamaklı:
       "Ne olur bir şeyler yapın. Bir göz evimiz vardı, göçtü. Böyle kaldık ortalıkta. İki kızım bir oğlum... Bir branda bulduk, onun altına sığındık. Sokak köşesinde yatıyoruz."
       Ömer Seyfettin İlköğretim Okulu.
       Bahçedeki inşaat tahtalarının üstüne yerleşmiş insanlar. Yaşlı bir teyze, "Şaşkınız oğul şaşkınız" diye dertleniyor, "Aklımıza bir şey gelmiyor. Dün gece bir rüzgar çıktı, öyle bir üfürdük ki, toz toprak içinde kaldık."
       Ekliyor:
       "Yazın, çadır göndersinler!"
       Lokum ikram ediyor biri...
       Genç bir kadın bağırıyor:
       "Salgın hastalık diyorlar. Ödümüz kopuyor. Ne aşı var ne ilaçlama... Ne olur sonra yavrularımıza?"
       Ömer Seyfettin Okulu'nun bir köşesinde, brandanın altında, dokuz aylık Zeynep neşe saçıyor etrafa. Belli, umudu temsil ediyor.
       Avcılar'da 5 büyük bina çökmüş.
       5'inin de müteahhidi aynı.
       "En büyüğü 45 daireliydi" diyor biri, "Diğeri 13 katlıydı, olduğu gibi çöktü. Sonuncusunu bir yıl önce yapmıştı. O da gitti.
       Avcılar, Görümce Sokak'ta sohbet.
       Bir Alamancı öfkeli:
       "Belediye para yemeyi, rüşvet yemeyi bıraksın. Artık Avrupalı olalım. Buralarda en çok üç katlı olması lazım evlerin. Belediyeye para veren alıyor ruhsatı beş, altı, yedi katı... Sonra da böyle oluyor."
       Devletin gecikmesi...
       Devletin aczi...
       Belediyelerde rüşvet, yolsuzluk...
       En çok kulağa çalınan yakınmalar...
       Operatör Doktor Haldun Hıdır anlatıyor:
       "Deprem oldu. Gün ağardı. Ancak saat 10'a doğru bir itfaiye arabası geldi. İlk ambulansı öğle vakti gördük. İçinde sadece şoför vardı. Hemşire yoktu. Kaşık sedye yoktu. Serum yoktu. Damara giren iğne yoktu. Hava yolu yoktu."
       Anlatırken geriliyor.
       "Bakın bakın" diyor kız kardeşi, "Tüyleri diken diken oluyor anlatırken..."
       Genç doktor devam ediyor:
       "15 - 16 yaşlarında üç kardeş bulduk enkaz altında. İkisi kız, biri oğlan. Yine o müteahhidin yaptırdığı, altı düğün salonu olan büyük apartmanda. Sıkışmışlar, kurtulmaya çalışıyorlar. Birini kurtardık, gelen ambulansla Avcılar Hospital'a götürdük. Aldılar. Kavga dövüş serum ve flaster alarak döndük. İkinci çocuğu çıkardık enkazdan. Onu almadı Avcılar Hospital. Başhemşirenin talimatı var diyerek. Neyse serum verdiler, takarak Anadolu Hastanesi'ne götürdük."
       Düğün salonu...
       Yerle bir, sanki kartondan.
       İki yanındaki binalar ise sapasağlam!
       Enkaz kalkıyor.
       Koku fena!
       "Hala bir iki ceset olduğu söyleniyor."
       Saçı sakalına karışmış biri:
       "Sivil savunma olsaydı, sağlık ekipleri olsaydı, uzman kurturma ekipleri olsaydı, zamanında yetişebilselerdi, yani organize olsaydı, emin olun, ölü sayısı yarıya inerdi. İnsanlar bağıra bağıra, inleye inleye öldüler."
       Altı katlı bir binanın yanına götürüyorlar. Bütün kolonları çatlamış, hafif yana yatmış koca apartman...
       "Abi biliyor musun, çöken, çatlayan, oturulmaz hale gelen binaların neredeyse tamamının altında dükkanlar, oyun salonları var. Çünkü daha geniş alana sahip olabilmek için kolonları yok etmişler. İşte, birinin altında düğün salonu... Burada dükkanlar... Ana caddedeki büyük binanın altında da mobilyacı dükkanıyla, bilardo salonu..."
       Biri lafa karışıyor:
       "Dikkat ettim, en çok da yeni binalar yıkılmış..."
       Alper Erdoğan, 6 yaşında.
       Apartmanın kapısına oturmuş ağlıyor. Gözlerinden sicim gibi yaş akıyor.
       Yanında babaannesi.
       Susturmaya çalışıyor ama nafile.
       "Bakkaldan dondurma al diyor. Ben de yukarı çıkıp para alamıyorum. Korkuyorum eve girmeye, çatlak var. Yasak dediler. Akşam olunca, üniversitenin bahçesine gidip halıların üstünde yatıyoruz."
       Alper ağlıyor!

       * * *

       Yalova...
       Çınarcık...
       Adapazarı...
       Avcılar...
       Üç gündür depremzedeleri dinliyor, uğradıkları felaketi, yaşadıkları anababa günlerini görmeye, hissetmeye, yazmaya çalışıyorum.
       Acılı insanların dili çözülmüş!
       Acılı insanların dili her şeyi söylüyor.
       Bütün gerçekleri...
       Acılı insanların çığlığına kulak verilirse, sorunlar olanca berraklığıyla alt alta sıralanır.
       Eski deyişle:
       Teşhis edilir sorunlar.
       Tedavi kolaylaşır.
       Ne diyor acılı insanların sesi?
       Yardım geç kaldı, kaderimizle başbaşa kaldık diyor. Sivil savunma örgütümüz, uzman kurtarma ekiplerimiz olsaydı, kepçeler, greyderler gecikmeseydi, yeterli sayıda olsaydı, sağlık ekipleri zamanında yetişseydi, çok daha fazla insanımız kurtulurdu diyor depremzedelerin sesi...
       Sonra bu ses, devleti suçluyor. Yerel yönetimleri, belediyeleri suçluyor. Devlete, politikacıya bu kadar öfkeye bunca yıllık meslek hayatımda tanık olmamıştım.
       Acılı insanların sesi, soyguncu müteahhide beddua ediyor, konut yerine mezar pazarladıkları için...
       Belediyelere, yerel yönetimlere şimşekler yağdırıyor, avanta yiyip çürük yapılanmaya izin verdikleri için...
       Devlete ağzına geleni söylüyor, gereken denetimi, cezayı kesmediği, hesap sormadığı için...
       Devlete, siyasal iktidarlara sesini yükseltiyor, depremin gerektirdiği plan programı hazırlayıp uygulamadığı için...
       1943, 1967 depremlerini yaşayıp, arkasından bir de 1999 depreminin sillesini yiyen acılı Adapazarlılar, devlet ve hükümetlere ateş püsküyor, bunca musibete rağmen gereken önlemi almadığı için, şehri bir başka yere kaydırmadığı için...
       Çınarcık - Veli Göçer Sitesi'nde tanıştığım depremzede gibi kendi kendine de lanet ettiği oluyor, "Buzdolabı taksitiyle ev satın aldığı" için...

       * * *

       Acılı insanların çığlığına herkes kulak vermeli! Hem devletin hem toplumun bu sesi duyması, yaşanan kıyametten gerekli dersleri çıkarması lazım.
       Bundan ders çıkarmak demek devletin kendini yeni baştan örgütlemesi demek. Bir devlet reformunun hayata geçirilmesi demek...
       Bu kıyametten ders çıkarmak demek, insanların kendi kendilerine sahip çıkmaları demek. Her şeyi devlet babadan beklemenin ne kadar yanlış olduğunu artık fark etmek demek. Devletten ayrı olarak, gönüllü olarak, sivil toplum kuruluşlarının örgütlenmesi demek...
       Bu kıyametten ders almak demek, konutunu doğru yerde yapmak, doğru yerde yapılması için örgütlenmek, müteahhidi ve belediyeleri kontrol etmek demek...
       Doğal afetlere karşı kendi sivil savunma örgütlenmesini bir yandan oluşturmak, ama aynı zamanda yerel yönetimleri bu açıdan yola getirmek demek...
       Yaşanan kıyametten ders çıkarmak demek, devlet - belediye - müteahhit üçgenindeki avanta ilişkilerini, adamsendeciliği ortadan kaldırmak için örgütlenmek ve seçim zamanı oyunu ona göre kullanmak demek...
       Her şeyi devletten bekleme alışkanlığından kurtulursak, yaşadığımız evden, mahalleden başlayarak kendi aramızda örgütlenebilirsek ve oylarımızla siyasi tercihlerimizi her seferinde adam gibi, bilinçli kullanırsak, acılarımız ve düş kırıklıklarımız zamanla daha uygar, daha gelişmiş ülkeler düzeyine iner.
       Kimse moralini bozmasın, o günler de gelecek! Kopuşlarla, trajedilerle de olsa, sonunda doğru yolu bulacağız. Toplum olarak öğrenmenin başka yolu yok belki de...




Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

© 1999 Milliyet