|
|
Yolsuzluk ve rüşvet
Ülkemizi yasa boğan deprem felaketinde yaşamını yitiren vatandaşlarımızın sayısının 40 bine ulaşacağı hakkındaki dehşet verici tahminler akla durgunluk veriyor. Sönen hayatlardan binlercesinin kalitesiz malzeme ve kötü tasarımla yapılan konut inşaatındaki sorumsuzluktan ileri geldiği apaçık ortada...
Sorumsuzluk zincirinde bir halka oluşturan müteahhitlerin suçlarının kuşkusuz affedilir bir yanı yok. Ancak, esas suçlular denetim görevlerini yerine getirmeyen belediyeler ile merkezi devlet...
Aldığım çok sayıda e - mail, okurlarımın şu noktalarda ortak görüşe sahip olduklarını ortaya koyuyor: 1) İhmal ve sorumsuzlukların temelinde yolsuzluk ve rüşvet yatıyor. 2) Resmi makamlar da dahil tüm suçlulardan hesap sorulmalı. 3) Devletteki kirlenmeye muhakkak son verilmeli.
Okurlarım haklı... Siyasal kirlenme ve rüşvet ülkemizin kamusal ve toplumsal yapısını kanser gibi kemiriyor.
Yolsuzluk bir ülkede kural haline gelince, rüşvet veren, istediği sonucu elde ederek yasaları geçersiz hale getirir. Bu durumda kamu yönetimi yozlaşır ve işlevini yerine getiremez. Yaptırımların caydırıcılığı kalmaz.
Böyle bir ortamda yönetimin özü olan düzen kaybolur. Denetim mekanizması işlemez ve devlet şu anda karşılaştığımız türden felaketlerin yaratacağı zararların asgaride tutulması için gerekli önlemleri alamaz, etkili plan ve programları hazırlayamaz... Hazırlasa bile, uygulayamaz.
Dünyada, 219 ülke arasında rüşvetin yaygınlığı bakımından Türkiye'nin baştan 12. geldiğini söylersek, ülkemizdeki çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun vahim boyutu anlaşılır.
Türkiye'nin bu duruma düşmesine 1983 seçimlerinden sonra oluşan, "malı götürme", "köşeyi dönme" ve "devletin malı deniz, yemeyen domuz" ahlakının büyük katkısı oldu. Bu kötü ahlak, en başta "ben zengini severim", "benim memurum işini bilir" diyen aç gözlü, lüpçü görüşün marifeti.
Bir toplumun önderlerinin kötü örnek olması o ülkede ahlaksızlığı kurumsallaştırır. Orhan Tokatlı'nın kısa süre önce yayımlanan "Kırmızı Plakalar" adlı kitabında naklettiği şu olay Turgut Özal'ın Türkiye'deki yozlaşma sürecine vurduğu damgayı çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor:
Bayındırlık ve İskan Bakanı Cengiz Altınkaya hakkındaki rüşvet ve suiistimal dedikodularından rahatsız olan zamanın Başbakanı Yıldırım Akbulut, Altınkaya'nın görevden alınmasını Özal'a önerir. Ancak, Özal bunu kabul etmez. Bir süre sonra, Akbulut, konuyu Özal'a tekrar açarak bakanın istifa etmesini isteyince, Cumhurbaşkanı yine karşı çıkar ve "...Altınkaya ne yapıyor? Rüşvetle, suiistimalle mi suçlanıyor? Peki bu işi yapıyorsa müteahhitlerden alıyordur. Bunun hükümeti hiç rahatsız etmemesi lazım" der.
"Rüşvet kapıdan girince, namus bacadan çıkar" derler. Ne kadar doğru!.. Bizzat Cumhurbaşkanı rüşvetin kuralını yukarıdaki şekilde koyar ve soyguna yeşil ışık yakarsa, siz varın düşünün alttakilerin malı nasıl götürdüklerini...
Nitekim o dönemde bazılarının yedikleri lüpü fil yutsa çatlardı.
Devlet, bir insan ve hukuk kurumudur. Ahlakın olmadığı bir yerde hukuk nefes alamaz. Hukuk olmadan da bir ülke ayakta duramaz.
Siyasal çıkarlar mahkeme salonuna girerse, hukuk şaşı olur. Adalet de yolunu şaşırır. Nitekim Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet davası olarak nitelenen "Civan Davası"nda adalet gerçekleri ortaya çıkaramadı... Olayla ilgili bütün tanıklar mahkemeye celbedilmedi. Sonra da, Civan'ın yurtdışına kaçmasına göz yumuldu. Bu durum Türk adaletine büyük gölge düşürdü.
Dünyanın her ülkesinde, yolsuzluk ve rüşvet vakalarına rastlanıyor. Fakat o ülkelerde, sistem kirliliği temizliyor ve kendini arıtıyor. Türkiye'de ise, sistem bu kirliliği temizleyemiyor.
Ekonomi dalında Nobel ödülü kazanmış olan Chicago Üniversitesi Ekonomi Profesörü Morton Miller'in, iki yıl önce Chicago'da Türk - Amerikan Dernekleri Kurulu tarafından verilen, benim de hazır bulunduğum, bir yemek sırasında yaptığı konuşmada belirttikleri bu açıdan dikkat çekici.
Miller, "...Bir toplumun önderlerinin kötü örnek olması ve onların yaptıklarının yanlarına kalması, o ülkede ahlaksızlığı kurumsallaştırır..." dedikten sonra, devlet sisteminde hesap soracak mekanizmaların yozlaşması halinde ülkenin şaibeli liderler tarafından yönetilmesinin önlenemeyeceğini belirtmiş ve bu bağlamda aynen şu sözleri sarfetmişti "...ve her iki Çiller hala hapiste değiller" (...and the two Çillers are not still in jail).
Devlette denetim sistemi bir bütündür. Bir ülkede, Türkiye'de olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanamıyor, yasama denetim görevini yapamıyor ve yargının bağımsızlığı lafta kalıyorsa, tüm parlamenter sistem dejenere olmuş demektir. Bu ortam, yolsuzluk ve rüşveti teşvik eder ve sistemin kendisini pislikten arındırmasını engeller.
Ülkemizin ihtiyacının, köklü bir sistem reformu olduğu açıktır. Bu yapılamadığı takdirde, Türkiye geleceği karanlık bir Üçüncü Dünya ülkesi olmaya mahkum olacaktır. Türkiye'nin çıkmazı bu reforma kimin sahip çıkacağıdır...
Yazara E-Posta: selekdag@milliyet.com.tr
|
|