|
|
Yetişkinlerden çok çocuklar Onları, hastalanmamak için taktıkları maskelerden kurtarmalı, şehir dışına taşımalı çadırları. Aralarına, içinde oyuncakların bulunduğu oyun çadırları serpiştirmeli...
Pazar günü basılmak üzere cumadan hazırladığım köşemde, "bağışlayın, bugün güzel bir şey yazamıyorum, alacağınız olsun" demiştim.
Oysa var. Cumartesi günü İzmit, Körfez ve Adapazarı'nda gördüğüm çocuklar çok güzeldiler. Güzel, ama korkmuş çocuklar.
Körfez'de yan yatmış bir binanın yanında, bohçaların arasında oturuyordu. Fatoş. Binanın 2. katına çıkmış birileri, aşağıya eşyalar atarken konuştum onunla. Ailesinden ve tanıdıklarından 24 kişi ölmüş. O gece kendini, nasıl olduğunu bilmeden dışarıya atan ve tam 24 kişiyi kaybeden 15 yaşındaki bu kız çocuğu, konuşurken ağlamıyordu. Yüzünde üzgün bir ifade bile yoktu. Hiç susmadan, donuk ve duygusuz bir sesle anlatıyordu yaşadıklarını.
Kızılay'ın çadırlarını kurduğu bölgedeyse çadır çocuklarından bir tanesi, diş fırçasını eliyle diş macununa bularken, ilk kez kullanıyormuş gibiydi. Çocuklar birikmiş erzağın ve çadırların arasında dolanıyordu.
Siz ölüm kokusunu bilir misiniz? Ölen insanları gördüyseniz bile, Adapazarı'nın kokusunu tahayyül edemezsiniz. Öyle farklı, öyle içe işleyen, öyle yapışkan bir koku ki.
Aslan Aytekin!
Ölüm kokan bu şehirde, Aytekin 8 saat kaldığı enkazdan vücudundaki yaralar ve ezik bir bacakla kurtulmuş. Onu bulduğumda kendisi gibi yaralı babası ve henüz bebek olan kardeşiyle birlikte bir güneş şemsiyesinin altında yatıyordu. Konuşmaya hevesli Aytekin, yatmadan önce gördüğü kuşları, gökyüzündeki ateş topunu, yüzündeki yaraları kaşırken anlattı. Yanımıza gelen yaşlı bir kadıncağız başını okşayarak, "Aslan oğlum benim. Annesi öldü ama olsun" dediğinde, duyduğumdan ben ürkmüşken, Aytekin'in yüzünde hiçbir tepki yoktu. Ağzından sadece "Annem tam benim kapımın kolunu tutmuşken ölmüş" çıktı. Uykularını sordum ona. Geceleri rüyalarında depremi görebileceğini, korkmaması gerektiğini söylediğimde, şiddetle başını iki yana salladı Aytekin. "Hayır görmüyorum, çok güzel uyuyorum." Annesinin ölümünü, enkaz altında 8 saat kalışını inkar etmekte bulmuş kaçış yolunu küçük aklı.
Aslında gördüğüm, konuştuğum insanların hemen hepsinde aynı tepki vardı. Katlanılamayacak denli büyük olan acılarda olduğu gibi inkar ediyorlardı yaşananları. Hafızalarından siliyor, yok sayıyorlardı. Kimse ağlamıyordu koskoca şehirde.
Ömer'in korkusu
Ömer dışında. Çikolatalı ekmeğini yiyen Ömer, bacaklarını salladığı sandalyeden boş gözlerle bakıyordu ayaklarına. O da yıkılmış evlerinden çıkartılmış. Annesiyle babasını sorduğunda ağlamaya başladı Ömer. Teyzesi geldi yanımıza; çünkü artık Ömer'in annesi yok. Sorumdan ve sorumun neden olduğu tepkiden utanmış, üzülmüş Ömer'e sarılırken, kalbini hissettim, çok hızlı atıyordu. Korkusu hala geçmemiş, kaygıysa çok uzun süre devam edecek.
Stadyuma kurulmuş sahra hastanesinde tedavi gören Hasan ve Abdullah'ın da yüreklerindeki telaş bitmemiş. Hele Abdullah, şokta. Depremden bu yana konuşmamış hiç. Kelimenin tam anlamıyla dünyayla ilişkisini kesmiş 3 yaşında. Kendisine yardım etmeye çalışan kan ter içindeki doktorların arasında, verdiği tek tepki, inen helikopterin gürültüsüyle ortaya çıktı. Korkup, ağlayarak geriye doğru kaçtı, yattığı sedyeden.
Oyun çadırları
Yetişkinlerle hiç ilgilenmedim gün boyunca; çünkü onlar yetişkindiler ve bir biçimde başa çıkabilirdiler sorunlarla, ya çocuklar?
Adapazarı'na girdiğim anda, elinde poşetle ağlayarak annesini arayan kız çocuğu, bir kamyonun gölgesine sığınmış, tipik gerilim belirtilerinden biri olan ayaklarını yere vurmayı sürdüren maskeli sarı saçlı oğlan.
Bu çocuklar korkuyla dolular. Ölümden kurtuldular, ama ölümün korkusunu çok uzun zaman, belki de hiçbir zaman üstlerinden atamayacaklar.
Fazlalıktan bayatlamaya bırakılmış ekmek, sıcaktan kaynamış suyun dışında ihtiyaçları var bu çocukların. Ne kadar yiyip içebilirler ki küçücük mideleriyle?
Hastalanmamak için taktıkları maskelerden kurtarmalıyız onları öncelikle. Şehir dışına taşımalıyız çadırları. Çadırların arasına, içinde oyuncakların bulunduğu oyun çadırları serpiştirmeliyiz. Onlara en iyi gelecek yardımın sevgi ve çocukluklarını yaşamaya devam edebilecekleri koşulları hazırlamak olduğunu bilerek sürdürmeliyiz yardımlarımızı. Tüm bunları yaparken, çılgınca atan yüreklerindeki çarpıntıyı durdurmak, yaşadıkları şoku atlatmalarını kolaylaştırmak için sadece bedenleriyle değil duyguları, ruhları ve akıllarıyla da ilgilenmek zorundayız.
"İnsan olmak" adına değil, bunlar yapılmadığı takdirde, o geceyi yaşayan çocukların yüreklerine yerleşecek korku, öfke, kızgınlık, çaresizlik gibi duyguların gelecekte topluma geri döneceği ve zarar verici davranışlara yol açabileceği bilinciyle de ilgilenmek zorundayız.
Duyduğum o yapışkan kokuyu, boş boş bakan gözleri, olağandan çok hızlı çarpan kalpleri ben hiç unutmayacağım. Unutmak da istemiyorum zaten ve inanın bana unutma eğilimi olan insanlara da izin vermeyeceğim.
Şimdi bu çocuklara sahip çıkma zamanı.
|
|