6 Eylül 1999 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Yasemin ÇONGAR Fotoğrafı: 6115 bayt
PKK'nın yeni stratejisi ve ABD

       Osman Öcalan'ın "PKK artık silahlı mücadeleye dönmeyecek; Kürdistan partisi olmaktan çıkıp Türkiye partisi haline geleceğiz" şeklindeki açıklamalarına ilişkin değerlendirmeler kamuoyuna yansımaya başladı.
       Örneğin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, PKK'nın yeni stratejisi konusunda, "Türkiye'yi terketmeleri çok önemli değil. Teslim olmaları ve pişmanlık yasasından yararlanmaları gerekir. Geçmişte de ateşkes ilan edip bozdukları durumlar yaşandı. Bu nedenle bir süre bekleyip görmek lazım" dedi. Kıvrıkoğlu, aynı bağlamda, "Silah yoluyla bir yere varamayacaklarını kabul ettiler. Siyasal yoldan çözüm düşünüyorlar. Federasyon da istemiyorlar. İstedikleri bazı kültürel haklardır. Bunların bazıları zaten verilmiştir" ifadesini kullandı.
       İşte gerek PKK'nın silah bırakma vaadi, gerekse PKK ile 15 yıldır savaşan Türk ordusunun en yüksek komutanının PKK'nın "silahtan siyasete" kaydığı, ayrılıkçılıktan uzaklaşıp "kültürel hak" talebine yöneldiği şeklindeki bu saptaması ABD'yi yakından ilgilendiriyor. Clinton yönetimi bu ilgisini "İstikrarlı bir Türkiye istiyoruz. Kalıcı istikrar, terörün sona ermesi ve daha fazla demokrasi ile mümkün" diye açıklıyor.
       PKK'nın yeni stratejisinin, dikkatleri ABD'ye çeviren bir yanı da, Osman Öcalan'ın şu sözleri: "Bölgede yaşanan gelişmelerden sonra, özellikle ABD büyük sorumluluk altına girmiştir. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Koh'un açıklamaları bağlayıcıdır. Savaşın durdurulmasının pratik adımını atarken, kendilerinden de pratik istiyoruz."
       Peki Washington bütün bunlara ne diyor? İzlenimlerimi dört başlıkta özetliyorum:
       1. "Güvenmek zor": ABD'li yetkililer, PKK'nın "Türkiye'den çekilme / silah bırakma" vaatlerine güvenmekte zorlandıklarını peşinen söylüyorlar. Aslında bu konuda en net ifadeyi de, Osman Öcalan'ın atıf yaptığı ABD'nin insan haklarından sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh, kendisiyle yaptığımız mülakatta kullanmıştı: "Güvenilmez olduğu geçmişte kanıtlanmış kişilerin vaatlerine ilişkin boş umutlar beslemiyoruz."
      
Bu bakımdan Kıvrıkoğlu'nun "Bir süre bekleyip görmek lazım" yaklaşımı, Washington'da paylaşılıyor. ABD'li yetkililer PKK içindeki bazı aşırı uçların merkezin kararına uymayabileceğini, Apo'nun infazı halinde PKK'nın taktik değiştirebileceğini ve çeşitli provokasyonların mümkün olduğunu vurguluyorlar.
       2. "Terör geriliyor": Bütün bu kuşkulara rağmen, Washington'da ifade edilen genel görüş, "PKK'nın artık eski askeri gücüne sahip olmadığı, Türkiye'de güvenliğin arttığıdır." Apo'nun yakalanması, PKK'nın dış desteklerinin azalması ve örgüt yönetiminin "silahlı mücadeleyi ve ayrılıkçı talepleri bıraktığını" açıklama noktasına gelmesi, Clinton yönetimine göre, "Ankara'nın teröre karşı başarısıdır."
       3. "PKK muhatap değil": ABD'deki bazı Kürt çevreleri, Washington'ın PKK'yı ergeç muhatap alacağına inanıyorlar. Verdikleri emsal hep aynı: İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) ve siyasi kanadı Sinn Fein.
       Gerçekten de, Kuzey İrlanda Barış Anlaşması'ndan üç yıl önce, 17 Mart 1995'te Beyaz Saray'daki Aziz Patrik Günü davetlilerinden biri, Gerry Adams idi. Sinn Fein lideri, Londra'ya gitmesi yasakken, Washington'da bizzat Başkan Clinton'ın konuğuydu. Kuzey İrlanda barış sürecine özel bir arabulucu ile katkı yapan Clinton yönetimi, bu çabasını başlatırken, Sinn Fein ile diyaloğa girdi, IRA'nın terörü bırakması telkinlerini doğrudan Adams'a yaptı.
       Şimdi benzer bir muamelenin PKK'nın siyasi kolu ERNK'ya gösterilebileceği fikri ise, kanımca hiç gerçekçi değil. Washington, IRA'yı da PKK gibi "terörist" sayıyor, doğru; ancak PKK ve IRA arasında tarihsel işlev ve toplumsal meşruiyet açısından büyük fark görüyor; gerek bu fark, gerekse ABD'deki İrlanda kökenli Katolikler'in nüfuzu "Ulster" meselesiyle "Güneydoğu" meselesinin aynı kefeye konmasını imkansız kılıyor. Ekim 1997'de Britanya Başbakanı Tony Blair ile Adams arasında gerçekleşen tarihi görüşmeyle başlayan diyalog, böyle bir benzetmeyi iyice güçleştiriyor.
       ABD yetkililerine, "PKK'yı muhatap alır mısınız" diye sorunca, net bir "hayır" yanıtı işitiyorsunuz; dahası "Ankara'nın da PKK'yı muhatap alma durumunda olmadığını, teröre bulaşmamış Kürt kökenli Türkiye vatandaşlarının dinlenmesi gerektiğini" vurguluyorlar.
       4. "Diyalog şart": İşte bu noktada, yıllardır edilen "Kürtler'in meşru temsilcileri ile diyalog" lafı ortaya atılıyor. "Kim bu meşru temsilciler" sorusuna verilen yanıt ise, "Onu Türkiye'nin kendi mekanizmaları belirler." Bu yanıt genellikle "Kürt meselesine ilişkin diyaloğun doğal zemini TBMM. Tabii, Güneydoğulu milletvekillerinin yöredeki temsili gücü açısından, HADEP'in parlamento dışı bırakılması büyük kayıp. Yine de Güneydoğu'da seçilmiş belediye başkanları, aktif Kürt işadamları, akademisyenler, yazarlar var" diye genişliyor.
       Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in HADEP'li belediye başkanlarıyla geçen ay yaptığı görüşmeye değer veren Washington, HADEP'in kapatılmaması, terörle ilgisi olmayan Kürt siyasetçilerin engellenmemesi, Kürt meselesine ilişkin fikir ve ifade özgürlüğünün genişlemesi gerektiğini düşünüyor. "Kültürel haklara" gelince... ABD, Kıvrıkoğlu'nun deyişiyle fiilen zaten devam eden Kürtçe radyo - TV yayınlarının "yasal" kılınmasının, doğru yönde bir adım olacağı kanısında.
       Clinton yönetimine göre, Türkiye'nin barış fırsatını kaçırmaması, bu tip adımları atabilmesine bağlı.


Yazara E-Posta: ycongar@milliyet.com.tr

© 1999 Milliyet