|
|
Laboratuvar Salim ALPASLAN
Modern edebiyat ve felsefenin hastalıklara olan ilgisi klasik edebiyatçılarınkinden farklı. Susan Sontag'ın kanser, AIDS gibi hastalıklara ilişkin romanları, denemeleri; verem, zatürree gibi hastalıkların aşk acısının ve öykünün sonu olarak ele alındığı klasik aşk romanlarında bulunmayan bir gelecek perspektifi içerir.
Modern hastalıklar bu kitaplarda öykünün başıdır ve hasta yatağından bakılarak yeni bir sağlıklı durum tasavvur edilir. Sağlığın nasıl bir durum olduğu hastalıkta analiz edilir.
Nüfusunun önemli bölümü deprem travması yaşayan, `hasta' Türkiye bugünlerde nereye bakıyor, neler tasavvur ediyor? Sağlıklı toplum olmanın gereklerini keşfediyor mu?
Mesela Eser...
Onu, 97 saat sonra kurtarılan babasıyla yaptığı, Amerikalıların şu high five dediği el çakma hareketinde tanımıştık.
Anlatıyor:
- Gürültü korkunçtu. Çöktük. Annemi duydum. `Sırtıma taş düştü, belim kırıldı' diye inliyordu. Bacağı üzerimdeydi. Üzerimden çekilmezse oradan çıkamayacaktım. Son bir hamleyle bacağını üzerimden çekti ve öldü.
O, Siyaset Meydanı'nda bunları anlatırken birden boğazına yumru tıkanıyor; için için ağlamaya başlıyor.
Sonra yeniden söz istiyor, "Ağlamadan anlatmayı başaracağım" diyor. Bu kez kendisini tutmayı başarıyor, "Anneme layık bir evlat olacağım. Bilgisayar okuyacağım" diyor.
Zeki bir çocuk. Süper lisede okuyormuş. "Şimdi beni diğer okullar kabul etmiyor, çünkü onlardan ilerdeyim. Ama Yalova'daki okulumuz da eğitime hazır değil" diyor.
Susuyor.
Okul hazır olsa bile, Eser okula hazır mı acaba?
Onun gibi binlerce depremzede çocuğu bugün, yeni sarsıntıların içine atmıyor muyuz acaba?
Milliyet daha depremin dumanı ölülerimiz üstünde tüterken bu kaygıların ışığında "Ömür Boyu Korku", "7.4'lük eğitim" manşetleriyle sorulara yanıt aradı.
Şimdi başka soruların da zamanı:
Psikolojik açıdan hazır olmayanlar sadece eğitim çağındaki çocuklarımız mı?
Deprem bölgelerindeki post travmatik stres sendromu öylesine güçlü ki, mesela; enkaz altından birçok insanı çıkaran milli güreşçi Sezgin Yüksel, çok sevdiğini söylediği kayınbiraderine bir öfke patlaması sonucu öldürücü darbe indirebiliyor.
Mesela; bir kadın depremden sağ çıktığı için hayata daha fazla sarılması bekleniyorken o, intiharı seçebiliyor.
Son verilere göre deprem bölgelerindeki ruh sağlığı istasyonlarına her gün 250 - 300 kişi başvuruyor. En fazla görülen rahatsızlıklar, anksiyete, depresyon, akut stres bozukluğu.
Zelzelenin ruhumuzda tetik düşürdüğü sarsıntı, artçı sarsıntılardan bile daha etkili. Bu nedenle:
Öncelikle yapmamız gereken depremzedeleri ne gündelik hayatın ritmine ayak uydurmaya zorlamak, ne henüz kendilerini hazır hissetmiyorken eğitim kurumlarına, işyerlerine itelemek; tam tersine, kofluğu sarsıntılarla birlikte iyiden iyiye sırıtan bir dolu kurum ve işleyişi tartışmaya açmaktır.
Türkiye 7.4'le dünyanın en büyük toplumsal laboratuvarı olmuşken bu yeni deneylerin üstesinden gelmeye çalışalım.
Haydi midemiz Yargıtay Başkanı'nın sözlerini kaldırmadı, bari ruhsal sarsıntıları dindirelim.
Hiç değilse şu kırık hayatları onaralım.
Haydi, bu da mı zor?
|
|