3 Ocak 2000 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Yasemin ÇONGAR Fotoğrafı: 6115 bayt
"Amerikan Yüzyılı"

       Bu başlıktaki kabulü tartışan çok sayıda kitap ve makale yayınlandı son birkaç yılda. Kanımca okunmalarını en ilginç kılan yön, konuya hem iktidar mücadelesi, hem değerlerin evrimi açısından bakmaları ve bu ikisinin kaderindeki örtüşmeyi yansıtmaları.
       20'inci yüzyıl Amerikan yüzyılı mıydı, 21'inci yüzyıl neyin ya da kimin yüzyılı olacak? Doğrusu, yukarıdaki konuda fikir cimnastiğine zemin sağlamak dışında bu sorunun fazla bir değeri olduğu kanısında değilim; zira yanıtımız ne olursa olsun, bütün etiketlerin mahkum olduğu iğretilikten payını alacaktır.
       Örneğin, meseleye teknolojik devrim açısından bakarsak "bilgisayar çipinin yüzyılından" bahsedebiliriz kolaylıkla. Ya da kültürel devrim ilgimizi çekiyorsa, 16'ıncı yüzyıla nasıl Hıristiyanlık'taki Reform hareketi, 18'inci yüzyıla Aydınlanma, 19'uncu yüzyıla Romantizm damgasını vurmuşsa, 20'inci yüzyılın da büyük ölçüde "Modernizm'in yüzyılı" olduğunu söyleyebiliriz.
       Tabii bir başka seçenek de, işe siyasi açıdan bakıp "demokrasinin yüzyılı" etiketinde karar kılmak.
       Malum, 1900 yılında dünyanın hiçbir ülkesinde demokrasi yoktu; her ne kadar Britanya'nın, ABD'nin demokrasilerinden sözediliyorduysa da, Britanya'da halkın yarısı, ABD'de yarısından fazlası seçme hakkından mağdurdu. Bugün artık cinsiyetin ve deri renginin siyasi katılımın sınırlarını belirlediği bir "demokrasiden" sözedebilen neyse ki yok.
       2000'in başında, bir bölümü eksikli, ayıplı ve her an tehdit altında olsa bile, evrensel seçme - seçilme hakkı ve hukuk düzenini "norm" sayan bir demokratik sistem, dünyanın 119 ülkesinde yürürlükte. İşte 20'inci yüzyılın 2000'lere taşıdığı asıl ışık hüzmesi de, bence demokrasinin fethettiği bu yüzölçümünden yansıyor.
       Yine de 20'inci yüzyılı "sinemanın, atomun, cazın, uzay araştırmalarının, cinsel devrimin, serbest piyasanın, milliyetçi savaşların" yüzyılı sayanlara itiraz etmek kolay değil.
congar1.jpg        İşte "Amerikan Yüzyılı" da, bir yandan bütün bunlar gibi bir etiket. Ancak işin ilginci, bir yandan da, 20'inci yüzyıl deyince akla gelen bu kazanımlar, yaratılar, trendler ve acıların hepsiyle doğrudan bir ilgisi olduğundan, bütün diğerlerinden biraz daha kapsayıcı nitelikte.
       "Amerikan Yüzyılı," bugünlere özgü bir söz değil; literatüre girişi, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'na katılıp katılmama muhasebesini yaptığı günlere dayanıyor. "Life" dergisinin Şubat 1941 tarihli sayısında bir başmakale yazan Henry Luce "20'inci yüzyıl, Amerikan Yüzyılı'dır. Sadece onu yaşıyoruz diye değil, aynı zamanda Amerika'nın dünyaya egemen bir güç olduğu ilk yüzyıl olduğu için de bizimdir" diyordu. "Life" ve "Time" dergilerinin yayıncısı Luce, bu tezini aynı yıl piyasaya çıkan bir kitapçıkta da geliştirdi:
       "Ticareti, kültürü ve prestiji sayesinde ABD, bir dünya düzeni yaratabilecek yetenektedir. Bu gerçeği görüp dünyanın en güçlü ve en dinamik ulusu olarak bizi bekleyen göreve ve fırsata sarılmalı, uygun gördüğümüz amaçlar yönünde ve uygun gördüğümüz yöntemleri kullanarak dünya üzerinde nüfuzumuzu en etkin biçimde hissettirmeliyiz. Bizden önceki büyük güçler olan Roma İmparatorluğu'nun, Katolik Kilisesi'nin, Cengiz Han'ın, Osmanlı Türkleri'nin, Çin İmparatorları'nın ve ondokuzuncu yüzyıl İngilteresi'nin bıraktığı boşluğu doldurmalıyız."
       Tonu ister istemez irkilten, günümüzde ise büyük ölçüde doğrulanan bu "iktidar andı" karşısındaki ilk kapsamlı tezi geliştiren de yine bir Amerikalı idi: İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Franklin Roosevelt yönetiminde ABD'nin başkan yardımcısı olan Henry Wallace.
       Wallace, 8 Mayıs 1942 günkü konuşmasında "Bu yüzyıl, sıradan insanın yüzyılı olmalıdır ve olabilir" diyordu. Daha sonra 1943'de "Sıradan İnsanın Yüzyılı" başlıklı bir kitap da yazan Wallace, tarihe Luce gibi "büyük güçler" açısından değil, "halklar" açısından bakıyordu. Wallace da, ABD'nin dünyaya liderlik etmesinden yanaydı, ama Luce'nin "Amerika'nın tek başına egemen güç olması" perspektifini benimsemiyor, "özgür dünya ile tutsak dünya arasındaki mücadeleyi, birçok ülkedeki sıradan insanların ortaklaşa vereceğini" yazıyordu. Luce'nin alabildiğine serbest girişimcilikten yana tavrına karşı, Wallace, serbest girişimin kurallara bağlanmasından, kartellere denetim getirilmesinden yanaydı. Siyasi planda ise, örneğin Birleşmiş Milletler'in kurulması Wallace'ın tezi doğrultusunda bir adım iken, Marshall Planı ve Truman Doktrini ise Luce'nin tezine hizmet eder nitelikteydi.
       İngiliz tarihçi Arnold Toynbee 1950'lerde "Bir Tarih Çalışması" adlı on ciltlik eserinde, "bu yüzyılın Amerikan Yüzyılı mı yoksa Sıradan İnsanın Yüzyılı mı olacağının" dünya düzeninin nasıl kurulacağını belirleyeceğini yazdı.
       Şimdi çoğu siyasetbilimci, Toynbee'nin sorusuna net yanıt verebiliyor ve Naziler'in yenilmesinden Sovyetler'in çöküşüne, Körfez Savaşı'ndan Balkan operasyonlarına, kapitalizmin zaferinden globalleşmeye birçok süreçteki belirgin Amerikan rolüne işaret ederek, "Amerikan Yüzyılı" tezinin haklı çıktığına inanıyor.
       Peki ama Amerikan Yüzyılı'nı, sıradan insanlardan bağımsız düşünmek mümkün mü?
       20'inci yüzyılda, sıradan Amerikalı'nın hayatındaki köklü değişiklikler, dünyada da emsal oluşturmadı mı? Siyasi, kültürel, dinsel çoğulculuğun ABD'de katettiği mesafe, bilim ve teknolojide, askeri güçte ve ekonomideki Amerikan liderliğinden daha az mı önemli?
       İlk kez Horace Kallen'ın 1915'te "Demokrasi mi, Eritme Potası mı?" sorusuyla dikkat çektiği ikilemi, yani demokrasinin farklılıkları bir potada eriten değil, aksine, ayrı kimlikler taşıyan, ayrı inançlara ve kültürlere sadık, derisinin rengi ya da ana dili birbirinden ayrı insanların bu farklılıkları sürdürme hakkını gözeten düzenin adı olduğunu kavramanın dünyaya taşan bir etkisi yok mu? 1960'larda siyahların eşitliğinin hayata geçmesini sağlayan Yurttaşlık Hakları hareketi, başka direnişleri esinlemedi mi? ABD yönetiminin, McCarthycilik'ten birçok ülkede diktatörlüklere kol kanat germeye uzanan ayıplarını bugün artık kabul eden, hatta özrünü dileyen bir noktaya gelmiş olması birşey anlatmıyor mu?
       Başkan Bill Clinton ve eşi Hillary'nin 1 Ocak'ta ABD halkına hitaben yaptıkları konuşmadaki şu sözler "değerler" ile "iktidar" arasındaki örtüşmeyi yansıtmıyor mu:
       "Eğer tek bir Amerika inşa edebilir ve farklılıklarımızı en büyük gücümüz yapmayı başarabilirsek, belki o zaman diğer ülkeler de bize bakarak kendi etnik ve dinsel gerilimlerinin üstesinden gelmeye çalışmanın avantajını görebilirler. 21'inci yüzyıla girerken, bu bakımdan diğer ülkelere yolgöstermeye elverişli konumdayız. Ülkemizin bu denli yaygın bir iktisadi başarı, sosyal dayanışma, ulusal özgüven içinde olduğu, içte kriz, dışta da büyük tehditle karşılaşmadığı bir dönem tarihimizde pek enderdir. Toplumumuzun açıklığının ve dinamizminin diğer ülkeler tarafından bu denli örnek alındığı hiç olmamıştı. Bizim değerlerimiz olan özgürlük, demokrasi ve fırsat eşitliği dünyada hiçbir zaman böyle bir yükselişe geçmemişti."



Yazara E-Posta: ycongar@milliyet.com.tr

© 1999 Milliyet