3 Ocak 2000 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Şükrü ELEKDAĞ Fotoğrafı: 6846 bayt
Güçlü Türkiye...

       Türkiye yeni yüzyıla iyimser ve güçlenmiş bir moralle giriyor. Depremin açtığı derin yaralara rağmen, geleceğe umut ve heyecanla bakabiliyor ülkemiz. Artık, büyük iddiaları ve hayalleri var Türkiye'nin.
       Bu iyimserlik, başta terörü alt etme noktasına gelinmesi olmak üzere, Türkiye'nin son aylarda gerçekleştirdiği başarılı ve umut verici gelişmelerden kaynaklanıyor.
       Kuşkusuz en umut verici gelişme, AB'ye adaylık statüsünü kazanmasının Türkiye'ye, Avrupa'yla bütünleşme, çağdaşlaşma ve refah yolunu açması...
       İkincisi, çeyrek asırdır halkımızı perişan eden ve hiçbir siyasi kadronun ciddi şekilde mücadeleyi göze alamadığı enflasyon canavarını yenmek için IMF ile yapılan "stand by" anlaşması... Hükümetin cesaretle yürürlüğe koyduğu istikrar paketi, halkımıza insanca yaşama imkanını vermenin yanında, ekonomimizi AB'ye ayak uydurabilecek bir düzene ve düzeye getirebilme amacını da güdüyor.
       Nihayet, AGİT zirvesi sırasında imzalanan petrol ve gaz boru hattı anlaşmaları, Anadolu'yu bir enerji hatları kavşağı yapmanın ötesinde, küresel jeostratejik sonuçlar doğuruyor. Zira, projelerin gerçekleşmesi halinde, Anadolu'dan Çin'e kadar uzanan cağrafyada dünya ekonomisine entegre olmuş Batı yanlısı devletlerden oluşan bir kuşak ortaya çıkacak. Üstünde Türk kökenli cumhuriyetlerin yer aldığı bu kuşağın Avrasya'da doğal bir "Türk hinterlandına" dönüşmesi kaçınılmaz. Bu da, Türkiye'nin stratejik değer ve etkinliğine çok önemli yeni bir boyut kazandıracak nitelikte bir olgu...
       Ülkemizin AB'ye adaylığını sağlayan belki de en önemli faktörün, koalisyon hükümetinin, Avrupa'nın uzun süredir Türkiye'de görmeye alışık olmadığı derecede istikrarlı ve güvenilir bir imaj yansıtması olduğu söylenebilir. Esasında, bu hükümeti, öncekilerden ayıran çarpıcı fark, reformcu yeteneğini icraatıyla göstermesi ve Meclis'i yoğun bir tempoyla çalıştırarak Türkiye'nin önünü açan birçok yasal düzenlemeyi gerçekleştirmesi oldu...
       Nitekim, bu durumdan etkilenen AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Günther Verheugen, "Helsinki'de yakılan yeşil ışık, Türkiye'de bir barajın duvarını yıkacak ve bu duvarın arkasında birikmiş reformların büyük bir şiddetle akmasını sağlayacak" diyerek, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin kısa sürede başlayabileceğine işaret etti.
       Başbakan Ecevit ise, Türkiye'nin Avrupa'daki muhaliflerine meydan okurcasına ülkemizin tam üyelik hedefini 2004 olarak ilan etti. Ancak, bu çok iddialı hedefi gerçekleştirmek için Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine bir yıl içinde oturabilmesi gerekiyor.
       Bunun da olmazsa olmaz bir şartı var: Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi... Bu konuda da gayet iyimser olan Ecevit, "Hükümette uyum sürerse, Kopenhag ölçütleriyle ilgili eksiklerimizi birkaç yıl değil birkaç ayda giderebiliriz" diyor (Milliyet, 26.12.1999).
       Anılan kriterler uyarınca, Türkiye'nin, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki tüm yasal kısıtlamaları iptal etmesi, rüşvetle mücadele konusundaki OECD sözleşmesini onaylaması, tanık koruma yasasını geçirmesi, MGK'ya Batı dünyasının kabul edebileceği bir yapı kazandırması, azınlık hakları alanında önlem alması ve ölüm cezasını kaldırması gerekiyor.
       Sayın Mesut Yılmaz yaptığı açıklamalarla bu konularda çağdaş ve kriterlerle uyumlu görüşler ortaya koydu. Bu bakımdan, bu alanda gerekli önlemlerin alınabilmesinin, Sayın Devlet Bahçeli ile MHP'nin tutumuna bağlı olduğu anlaşılıyor.
       MHP için en nevraljik iki konudan biri Öcalan'la ilgili karar... Diğeri de, Kopenhag belgesindeki azınlık hakları çerçevesinde Kürtlere verilmesi gerekecek kültürel haklar... Bu bağlamda, anadilde radyo ve TV yayını ile eğitimin ilk aşamada çözüm bekleyen sorunlar olarak Türkiye - AB gündemine geleceği muhakkak.
       Esasında, bu saydığımız sorunlar sadece ayrıntı... Temel sorun, ülkemizde iç barışın kalıcı biçimde sağlanması ve terörün bir daha hortlayamayacak şekilde gömülmesi meselesidir.
       Koalisyon hükümetinin bu soruna, Türkiye'nin üniter devlet yapısını ve toprak bütünlüğünü gözeterek, çağdaş değer ve hukuk normları çizgisinde kalıcı bir çözüm getirebilmesi, Türkiye'nin AB üyeliğini gerçekleştirebileceğinin ilk işareti olacaktır.
       Bu çizgide bir çözüm, Türkiye'nin tarihi misyonunu üstlenmesine ve Başkan Clinton'ın ifadesiyle "21. yüzyılın biçimlendirilmesinde hayati bir rol oynamasına" da imkan verecek.
       Çünkü, iç barışı sağlayan bir Türkiye'nin, İslam dinini, laik devlet yapısı, çoğulcu demokrasi ve piyasa ekonomisiyle bağdaştıran bir sistemin dünyadaki tek uygulayıcısı olarak, İslam alemi için parlak bir model ve cazibe odağı teşkil edeceği muhakkak.
       Böylece, sahip olacağı özel konum nedeniyle, Doğu ile Batı arasında uzlaştırıcı köprülük rolünü etkin biçimde oynayarak bölgesel ve global barış ve istikrara katkıda bulunabilecek bir Türkiye çıkacak ortaya...
       Hükümetimizin, çağımızın değerlerinin insan hak ve özgürlükleri üzerine kurulu olduğu bilinciyle, iç barışı sağlamaya yönelik akılcı ve cesur adımlar atabilmesi, Türkiye'ye bu onurlu rolü üstlenmek imkanını verirken, aynı zamanda da AB'ye üyelik kapısını açacaktır.
       Güçlü bir Türkiye yaratmanın ve Türk insanına dünyaya karşı başını dik tutma imkanını vermenin yolu iç barıştan geçiyor.



Yazara E-Posta: selekdag@milliyet.com.tr

© 1999 Milliyet