31 Ocak 2000 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
 IN ENGLISH
Hizbullah'ın 'Yeşil'çamı!

Kültür - Sanat Servisi


hab03.jpg        Devletin zirvesine sunulan Hizbullah raporunda, örgütün militanlarını eğitmek için önerdiği filimlerin adları da yer aldı. "Çöl Aslanı", Türkiye'de Ramazan aylarının vazgeçilmezlerinden "Çağrı" ve yönetmenliğini Yücel Çakmaklı'nın yaptığı, başrolünde Berhan Şimşek'in rol aldığı "Minyeli Abdullah" ismi geçen filmler arasında.
       1980 yapımı "Çöl Aslanı" Libya'da bulunan bir İtalyan generalinin karşılaştığı ilginç olayları konu ediniyor. Mustafa Akad'ın yönettiği "Çağrı" ise İslam'ın ilk dönemine ilişkin bilgiler sunuyor.
       Türk sinemasında da dini içerikli filmler çekilirken, Yeşilçam bunları "dini film" olarak tanımladı. Fakat tanımlama, bu alanda ürün veren yönetmenlerce benimsenmedi. Tercih edilen terim "Beyaz sinema" idi. İlk kez Zaman Gazetesi yazarı Abdurrahman Şen tarafından kullanılan terimin bir akıma işaret edip etmediği konusunda da fikir birliği yok.
       Metin Çamurcu, "Bize Nasıl Kıydınız"; Mesut Uçakan, "Kelebekler Sonsuza Uçar"; Nurettin Özel, "Yaşama Hakkı" beyaz sinemanın örnekleri arasında yer alıyor.

Beyaz mı yeşil mi?

       "Beyaz sinema, prematüre bir bebek oldu, şimdi annesi de babası da kendisi de ortada yok" diyen sinema yazarı Ercüment Dursun, saf ve gelenekte var olanı sunma iddiasını taşıyan beyaz sinemanın bir akım olamadığı kanısını taşıyor. Dursun şunları söylüyor:
       "Beyaz sinema daha yerli, milliyetçi, maneviyatçı değerleri içeren, halka yaslanan bir sinema anlayışı olarak ortaya atıldı. Ancak bir akım olamadı. Çünkü sinematografik, estetik argümanları yoktu. Daha çok 'biz de varız' diyen ideolojik bir çıkıştı."
       Son dönemde "Gülün Bittiği Yer" ile adından söz ettiren yönetmen İsmail Güneş de beyaz sinemanın bir akım olduğu görüşünü dile getirerek şöyle konuşuyor:
       "Beyaz sinema, kabul edelim ya da etmeyelim bir akımdır. Yönetmenler de kendi akımlarını getirirler. Örneğin Halit Refiğ, ulusal sinema; Yılmaz Güney, halk sineması; Yücel Çakmaklı, milli sinema akımını getirmiştir."

İbadet eder gibi izlemek

       Peki dini içerikli filmler ne kadar sömürüye açıktı? Aksiyon Dergisi sinema yazarı Nihal Bengisu, bir kitlenin bir dönem bu filmleri ibadet eder gibi izlediğini belirterek şöyle devam ediyor:
       "Beyaz sinema, Yeşilçam'ın melodramik kalıplarını taşımaktaydı. Özel bir propaganda amacı yoktu. Herhangi bir Yeşilçam filmi standartlarındaydı. Yeşilçam filmlerinde halkta duygu patlaması yaratmak şeklinde ne kadar sömürü varsa bu filmlerde de o kadar vardı. Beyaz sinemanın eyleme teşvik edici boyutu olduğunu düşünmüyorum."
       Sinema yazarlığından ve yönetmen yardımcılığından gelen Yücel Çakmaklı, 1970'deki ilk filmi "Birleşen Yollar" ile manevi değerleri işledi. Türkan Şoray, Orhan Gencebay, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Necla Nazır gibi isimlerle çalışan Çakmaklı, uzun dönem TRT'de televizyon filmleri çekti. 1989 yapımı "Minyeli Abdullah" ile sinemaya geri döndü.
       Başrollerini Berhan Şimşek ve Perihan Savaş'ın paylaştığı filmde, Mısır'da dinsel inanışları nedeniyle idama mahkum edilen Abdullah'ın öyküsü anlatılıyor. Film, gösterildiği dönemde seyirci tarafından ilgiyle karşılandı.
       Çakmaklı, filmin camilerde gösterildiğine ilişkin bilgi sahibi olmadığı belirtirken, "Film, sinemalarda gösterildikten sonra video kaset olarak piyasaya sunuldu. Bu kasetleri alanların nerelerde, hangi amaçlarla gösterdiklerini bilemem" diyor.
       Çakmaklı, ayrıca filmdeki rolüyle ilgili olarak Berhan Şimşek'in o dönem düzenlenen toplantılarda "kariyerimde bir dönüm noktası" yorumunu yaptığını da vurguluyor.

1950'den beri kullanıyorlar

       Türk sinema tarihinin duayenlerinden sinema yazarı Nijat Özön, yazılarıyla geçmişin karanlığını da unutmamamızı sağlıyor. Özön'ün Kitle Yayınları'ndan çıkan "Karagöz'den Sinemaya - Türk Sineması ve Sorunları" adlı kitabının ikinci cildinde yer alan 22 Ocak 1966 tarihli (Akis, sayı 605) "Sinemamızda Din Ticareti" başlıklı yazıda anlatılan bir olay, yazıyla aynı adı taşıyan olgunun yakın geçmişimizde değil, daha eskilerde aranması gerektiğini gösteriyor. Özön yazıya şöyle başlıyor:
       "1950'den sonra, gericiliğin en azgın, din sömürücülüğünün en aşırı olduğu sıralarda bile böyle bir duruma rastlanmamıştı. Gerçi yerli filmlerdeki göbek sahnelerinin yerini camiler, minareler, mevlitler, dualı namazlı sahneler gittikçe daha sık almaya başlamış, sonunda iş 'hac yolu' sömürücülüğüne varmış ve "hac yolu" Anadolu'da din sömürücülerinin ellerinde saf halkı kandırmak için uzun bir süre kullanılmıştı. Filmi yedi kez gören - tabii, her seferinde ayrı bilet almak koşuluyla- 'hac farizesini yerine getirmiş' sayılıyordu! Din sömürücüleri saf halkı kandırmayı daha da kolaylaştırmak için yalnız 'hac yoluna' övgü olarak özel bir film izlettirme yöntemine bile başvuruyorlardı. Önce abdest alınacak, sonra sinemanın çevresi yedi kez dönülecekti. Film arasında gül suyu dağıtmak bile ihmal edilmiyordu. Ne var ki, hac yolu sömürücülüğü Anadolu'nun ancak en ücra köşelerinde yapılıyordu."



© 1999 Milliyet