|
|
Çankaya 2000 - 7 Yılmaz sahnede
Kurtul Altuğ
100 günlük Başbakan: “Türk demokrasisi 50 yılın sonunda, artık böylesine ağır bir krizi dahi demokrasi kuralları içinde aşacak olgunluğa erişmiştir"
Türkiye’de herkes anayasa dışı, meşruiyet dışı, kural dışı bir şeye evet dese de, ben demem. Onun içindir ki bazıları bu laflar, demagojidir, polemiktir; böyle inanıldığı için de kimsenin bu lafları ciddiye almasına imkan yoktur."
Demirel 21 Ekim günü konuşmamızda hem MGK kararlarını “meşru" ilan ediyordu, hem de 55. Hükümet’e yönelen “meşruiyet iddialarına" açık yanıtlar veriyordu.
55. Hükümet’in kuruluşu tartışmalı oldu.
Başta Erbakan ve kendisi için başbakanlığı çantada keklik gibi gören Çiller, Çankaya’yı topa tuttular. Meclis’te topladıkları imzalar Çankaya tarafından kabul görmemişti ve Cumhurbaşkanı Demirel liderler turu sonunda inandı ki, DSP’nin içerde kalarak, başında Deniz Baykal bulunan CHP’nin de dışarıdan desteği ile pekala bir hükümet kurulabilir.
Demirel, ANAP lideri Mesut Yılmaz’ı Köşk’e çağırdı ve yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.
Aslında bu hükümetin kurulmasında en önemli rol CHP’ye düşmüştür. Baykal elini ateşe sokmadan, pişecek kestanelerle oynayacağını hesap edip 55. Hükümeti dışarıdan destekleyeceğini açıklamıştır.
CHP lideri Baykal, tıpkı daha önce yaptığı gibi ön şartı olarak ileri sürdüğü “erken seçimöi, CHP’nin kazanacağı umudunu besliyordu. Baykal daima fazla iyimser olmuştur ve bu nedenle de çoğu zaman elindekileri de kaçırmıştır.
55. Hükümet güvenoyu aldı.
Yılmaz, kamuoyuna vaat ettiği “temiz eller hareketi" ile işe başlayacaktı. Kendisine iktidar yolunu açan sivil toplum örgütleri, Atatürk ilkelerine bağlı kesim ve en önemlisi Türk Silahlı Kuvvetleri rahattı. Cumhuriyeti korumak, kollamak görevinin bir kez daha kendilerine değil de, demokratik sivil güçlere düşmesi geleceğe doğru esen umut rüzgarlarını kuvvetlendirmişti.
Acaba bunca emek, bunca sıkıntı, bunca tartışmadan sonra Mesut Yılmaz ve Ecevit ortaklığı, halka beklenen hizmeti verebilecekler miydi?
Mesut Yılmaz başbakanlığının 100. gününü yaşıyordu ki, kendisiyle konuştuk... Tarih: 5 Ekim 1997 idi ve Yılmaz söze: “Ben siyasetçilerin kavga etmesini arzulamam, ben öyle bir kavganın içinde olmayı da arzulamam" diyerek başladı. Sonra ilginç ve umut verici açıklamalarda bulundu.
Kararlı bir başbakan
Kendisine 28 Şubat süreci ile ve o sıralarda çok sözü edilen “Hükümetin üzerinde varsayılan başka bir iradeden söz edenler olduğunu, bunun açıklığa kavuşması gerektiği konusundaki görüşünü" sordum.
Yılmaz’ın ifade ettiği, daha önce anlattığım o 18 Şubat günü Çankaya’da cumhurbaşkanı ile yaptığımız konuşma ile örtüşüyordu. Demekti ki, “Eğer siyasetçiler uzlaşma yolunu seçmemiş olsalar, bir müdahale kapıdaydı."
Bunun doğru olduğunu sonradan bazı çevrelerle yaptığım özel konuşmalardan biliyordum. Erbakan’ın istifası boşuna değildi. Toplanan o uzun listelerdeki imzaların cumhurbaşkanı tarafından “tatmin edici bulunmaması" boşuna değildi ve sonuçta Erbakan’la Çiller arasında görev değiş tokuşunun önlenmesi sebepsiz değildi.
Gene Yılmaz anlattı ki: “Türkiye birden fazla olumsuzluğu eş zamanlı yaşamıştır. Ama asıl olumsuzluk, Türkiye’de ilk defa iktidarın büyük ortağı olan bir parti liderinin demeçleriyle, parti üyelerinin davranışlarıyla, çeşitli icraatlarıyla, bürokrasideki tasarruflarıyla anayasamızın vazgeçilmez ve değiştirilemez esaslarından birisine ters düşülmekte olduğu izlenimi topluma verilmiştir."
Dahası, bu durum açığa 28 Şubat’ta çıkmış, aşırı tepki gösterilmiştir ve Milli Güvenlik Kurulu’nda o kararlar alınmıştır. Ama bunun bir de öncesi vardı ve o önceyi sizlere aktarmıştım. Başbakan, MGK kararlarının haklılığını savunuyor ve kendisini “o tavsiyeleri yerine getirmeye kararlı bir başbakan olarak" tanımlıyordu.
Yalı’da siyaset başkadır
Tarih: 10 Mart 2000
Yer: Yeniköy’de bir yalı.
Bir zamanların “sarışın güzel kadını" olarak anılan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’i bekliyorum. Ve açık kumral saçları dalgalana dalgalana merdivenlerden aşağı iniyor.
Tansu Çiller’in yalısını ilk kez görüyorum. Öyle pek şatafatlı bir görüntüsü yok. Eski İstanbul kokan pahalı bir sadelik dikkati çekiyor. Çiller başbakanlığı döneminde meşhur ettiği kuşburnu yerine artık yeşil çayı tercih ediyor.
“Neden bir radikal sağ kesimle ortaklık yaptınız ve Erbakan’ı başbakanlık koltuğuna oturttunuz?"
“Bir kere ben meydanlara çıktığım zaman bütün içtenliğimle dedim ki, Refah Partisi iktidara gelmemelidir. Benimle birlikte bütün herkes söyledi. Seçimlerden sonra ortaya çok bölünmüş bir tablo çıktı. Hepimiz ciddi oy kaybettik. Sonra Mesut Yılmaz, Refah Partisi ile bir koalisyon kurar gibi oldu. Hatta bakanlıklar bölüşüldü. Baktım ki ciddi olarak olay gidiyor, araya girerek ‘yapma bunu’ dedim. Bu öyle bir şey olsun ki, bu fedakarlığa değsin, bu orta sağın bütünleşmesinin önünü açalım. Buradan önce ortak koalisyon, sonra seçim işbirliği, sonra ortak kongreler çıkaralım. Önümüz ikimizin de açık, hiç bu konuda sıkıntı da çekme. İki gece uyumadım, koalisyon protokolünü hazırladım. Oraya bugünkü kur politikasının uygulanmamasını yazdım. Sonra kendisine gittim: ‘Okudunuz mu programı’ dedim. ‘Hayır okumaya fırsat bulamadım’ dedi. Biraz sonra imzaladı. Buna çok şaşırmış olmalıyım ki, yanımdakilere şöyle dedim: Ben Sayın Yılmaz’ı hiç tanımıyormuşum. Bu benden iyiymiş dedim. Ben çatır çatır pazarlık edeceğimizi sanıyordum."
Sonra o ortaklık bir süre gidiyor.
Gene Çiller’i dinliyoruz. Önündeki çikolatalı pastasından bir parçayı ağzına atarken devam ediyor: “Ama ne yazık ki, o koalisyon devam etmedi. Zaten Anayasa Mahkemesi’nin kararı koalisyonu bozdu. Oylama tekniğindeki bir yanlıştan dolayı... Bozunca ben bütün parti liderlerini dolaştım, dedim ki, ‘bu Anayol bozuldu. Ama biz bunu Refah Partisi iktidara gelmesin diye yaptık. Gelin bunu bir dörtlü koalisyonla seçime kadar götürelim. Hayır dediler olmaz... Biz böyle bir koalisyona girmeyiz... Bu şablondan hükümet çıkmaz dediler. Bence de çıkmaz; seçime gidelim o zaman dedim. Seçime de hayır dediler. O sıralarda benim Türkiye’yi AB’ye sokmak gibi bir idealim var."
Çiller’in AB saplantısı
İşte o ideal, ortadaki şablondan bir hükümet çıkmaması, buna eklenen Çiller’in AB tutkusu, Çiller’in Erbakan’a kucak açmasının nedeni olarak kabul edilir ya da edilmez. Ama görünen odur ki, Çiller kendi anlatımı ile “kötünün yararlısını kullanırım" derken, hem kendisinin, hem de Türkiye’nin başına büyük dertler açtığının farkında bile değilmiş. Bunu Çiller’e hatırlattım yanıtı şu oldu:
“O noktada bulununca insan her şeyi göremiyor."
Ve Çiller “AB’yi kurtarmak uğruna" Refahyol macerasına balıklama atladı. O atlayışın öyküsünü de Çiller’den dinleyelim ve Türkiye 28 Şubat’a nasıl gitti görelim:
“Baktım ki, bunlar seçime gitmiyor. Eğer Refah Partisi ile benden başka birisi ortaklık yaparsa, Gümrük Birliği, Avrupa Birliği hepsi gidecek... Bu arada beni yerden yere vuruyorlar. Gümrük Birliği’ne Erbakan zaten hayır diyor, öteki partilerden farklı sesler çıkıyor, dedim ki bunu biz yükleneceğiz başka çaresi yok... Nasıl yaparız, nasıl yapmayız. Çünkü ben milletin önüne çıkmışım Refah Partisi’yle koalisyon yapılmaz demiştim... Tek şartım vardı: Avrupa Birliği... Felaket bir pazarlık. Erbakan her şeyi kabul ediyor, onu protokola yazmıyor. Bekir Aksoy bu işin içinde, Nevzat Ercan bu işin içerisinde, bu pazarlıkların içerisinde ve o gün, ben bu olmazsa ben yokum dedim. En sonunda programa koydum. Ama dediler ki, bu program yazıldı da, bu program uygulanır mı? O zaman bir adil düzen vardı. O adil düzende faizler olmayacak. Özelleştirme olmayacak, özelleştirilen bütün şeyler geri alınacak, devlet domatese kadar stoklayacak, fakirlere bunları dağıtacağız! Gümrük Birliği’nden çıkılacak, Avrupa Birliği’ne girilmeyecek, Ortadoğu politikası tümüyle değişecek? Böyle bir ortamda biz girdik ve Ortadoğu politikası cumhuriyet çizgisinden hiç şaşmadı, özelleştirmede ilk altı ay çok büyük bir rezistans yaşandı, ama sonunda kırdık."
Görüşleri çok farklı iki parti, ortaktırlar ve Çiller gece yarıları Batılı devlet başkanlarıyla konuşurken, Erbakan Kaddafi’nin bedevi çadırında fırça yiyor ya da batı yerine doğuya geziler düzenliyor, Malezya’lardan teklifler alıyor ve bu arada aile boyu hacıları da ihmal etmiyor? İşin garibi bu hilkat garibesi iktidarın bir yanında bulunan cumhuriyet çocuğu Prof. Çiller, cumhuriyete karşı başlatılan iki yanlı saldırılara pek de önem vermez bir görüntü sergiliyor. İrticanın kol gezmeye başladığı sıralarda Çiller, bazen başında, örtü elinde tespihlerle meydanlara çıkıyor ve halka “dinin hamisinin kendisi olduğunu" anlatıyor. Aklın rafa kaldırıldığı günler yaşanıyor. Koalisyon protokolü uygulanıyor ama, gene Çiller’in ifadesiyle “Söylemler ve davranışlar çok farklı."
Çiller’den bu konuda somut örnek istiyorum. Çiller konuşuyor...
55. Hükümetin üstünde apoletli irade mi vardı?
Yılmaz, ki sadece 100 günlük bir başbakandı ve anlattı:
“Bu soruya cevap vermek zannediyorum asıl başkalarına düşer. Bu iddiayı ileri sürenlere düşer. Ama sizin de ifade ettiğiniz gibi 28 Şubat’tan itibaren Türkiye’de demokratik süreç işlemiştir. Demokratik süreç içinde meclis şimdiye kadar rejim krizlerinde yerine getiremediği bir görevi üstlenmiş ve askeri müdahaleye meydan bırakmadan asli görevini yaparak rejimin kesintiye uğramasını önlemiş, bir iktidar değişikliğini kendi içinden çıkarmış ve bunu anayasanın kuralları içinde gerçekleştirmiştir. Aslında belki bazı çevrelerin anlatmakta, hazmetmekte zorluk çektikleri 50 yıllık Türk demokrasisinin ilklerinden biri yaşanmıştır Türkiye’de. Türkiye, buna benzer durumları geçmişte yaşadı. 1960’ta yaşadı, 27 Mayıs’tan önce yaşadı, 1980’de yaşadı. Maalesef o parlamentolar bu konuda kendilerinden beklenen basireti gösteremediler. Ama Türk demokrasisi 50 yılın sonunda, artık böylesine ağır bir krizi dahi demokrasi kuralları içinde aşacak olgunluğa erişmiştir.
YARIN: “APOLETLİLER, DİYOR, İŞARETLE SÖYLÜYOR"
|
|