Milpa
29 Nisan 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
İllüzyon mu? Gerçekler mi?

Siyaset Kürsüsü

Ufuk Söylemez
DYP Milletvekili


       Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, enflasyonist bekleyişlerin kırılması ve istikrar, "pembe tablolar" sunulmasıyla ilgili değildir. Ekonomideki koşulların objektif bir biçimde açık yüreklilikle anlatılması ve bunun neden - sonuç ilişkilerinin şeffaf bir anlayışla kamuoyunda tartışılması gerekir. Böyle bir yaklaşım, hem siyasal demokrasi açısından hem de uygulanan programın inandırıcılığı açısından daha gerçekçi bir adım olarak değerlendirilmelidir.
       Örneğin kredi değerlendirme kuruluşlarından gelen not yükseltme ve yeni GSM ihalesinin açılması kararı gibi olumlu gelişmelerin, haklı olarak kamuoyunda önemli ölçüde yer aldığını, ama madalyonun diğer yüzünün yeterince tartışılmadığını görüyoruz. Amacımız kuşkusuz kapkara bir kötümserlik değil ama taşkın iyimserlik rüzgarlarının ardından bakmak da gerekiyor.
       O nedenle bu yazımda ekonomideki geçen hafta olan gelişmelere satır başlarıyla değinmek istiyorum.
       Geçen hafta, "tarafsız, bağımsız ve de ihtisas sahibi" üyelerden oluşturulmaması nedeniyle kamuoyunda hayal kırıklığına yol açan Bankacılık Üst Kurulu'nun Ankara'daki T. İş Bankası'na ait görkemli gökdeleni kiralayarak "icraata" başladığı, böylece bağımsız ve tarafsız! bürokratik kurullarımıza görkemli binasıyla bir yenisinin daha katıldığı bir hafta oldu.
       Bu arada geçtiğimiz yıllarda da zaman zaman gündeme gelen paradan "sıfır" atılması hususu yine taşkın bir iyimserlik rüzgarıyla birlikte gündeme getirildi. Ne var ki, enflasyonda kalıcı bir düşüş ve ekonomide sağlıklı bir büyüme trendi yakalanmadan, erken açıklanan bu "para reformu" çabasının, "para illüzyonu" denilen olası psikolojik etkilerinin yanı sıra, bilanço ve hesaplamalarda kolaylık sağlaması dışında "reel ekonomiye" ciddi bir katkı ve fayda sağlamasını beklemek, pek de mümkün görünmemektedir.
       Kamu kesimi borçlanma gereğinin GSMH'ye oranı 1997 yılında % 7.6 idi. Üç yıldan beri sürdürülen hatalı makro ekonomik politikaların sonucunda 1999 sonu itibarı ile bu oran, maalesef % 13.4 gibi bir seviyeye yükseldi.
       Buna bağlı olarak, iç borç stoku da kaçınılmaz bir biçimde rekor düzeyde arttı. 1999 sonu itibarı ile 22.9 katrilyon olan iç borç stoku, 2000 yılının ilk üç ayı sonunda 26.6 katrilyon TL'ye yükseldi. Üç ayda % 16.1 oranında artış gösteren iç borç stokundaki yükselmenin, üç aylık enflasyon artışının üzerinde gerçekleşmesi, düşündürücüdür.
       Merkezi İsviçre'de bulunan Uluslararası Yönetim Geliştirme Merkezi'nin toplam 47 ülkenin rekabet güçlerini 290 ayrı gösterge bazında ortaya koyan Dünya Rekabet Gücü yıllığında Türkiye'nin 1997 yılında 33. sıradayken 2000 yılında maalesef 42. sıraya gerilediği açıklandı.
       Diğer yandan son 55 yılın en kötü daralmasını yaşayan Türk ekonomisi, bu sonuçla Dünya Bankası'nın "üst orta gelirli" ülkeler grubundan, 1999 sonundaki ekonomik gerilemesi sonucunda "alt - orta gelirli" ülkeler grubuna düştü.
       Harcama reformu, kayıt dışı ekonominin kayda alınması, ihale - kredi ve teşviklerde rasyonellik ve şeffaflaşma konusunda alınması gerekli etkili önlemler hala sırada bekliyor.
       Bu arada ekonominin uluslararası rekabet gücünün gerilemesinde, gelir dağılımının giderek bozulmasında ve ülkenin fakirleşmesinde, çözüm, orta ve uzun vadede uygulanan politikaların sonuçlarına bağlanıyor. Dolayısıyla politikaların sonuçlarının alınmasındaki her gecikme, korkarız ki, rekabet gücünün daha da azalması ve ülkenin daha da fakirleşmesiyle sonuçlanacaktır.

© 2000 Milliyet