29 Nisan 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Yeniden ve hep çocuklar

zece.jpg        (Birkaç anne, ağlaması henüz kesilmiş sesleriyle telefon edip yazının “ne güzel" olduğunu söyledi. Geçen pazar yazdığım bir çocuğun intihar mektubu içlerine işlemiş. Oysa... Oysa, “harika" bir yazının ne kıymeti var bir annenin ağlamasının yanında? Özür diliyorum. Ve bu sefer, çocuklardan başka türlü bahsediyorum. Haydi bakalım!)
       ***
       Ama ben hep sevinçten çıldırıyorum, bakmaya kıyamıyorum çocuklara bakarken... İki oğlan çocuğu, omuz omuza gidiyorlar. Öyle ki bağcıkları dolaşıyor birbirlerine. Durmadan düşüyorlar birbirlerine. Durmadan gülüyorlar. Göz göze geliyoruz. Gülüyoruz. Ben de “onlardanım" işte. Hemencecik biliyorlar bunu. Gülüyoruz, öyle gülüyoruz işte. Onlar kahkaha atıp, çınlatarak fakat sokağı, ellerini çırpıyorlar. Öyle bir gülmek ki bu, “hakikati" görüyoruz, abartmıyoruz ama hakikaten görüyoruz sanki. Sonra, kahkaha miyadını doldurunca yürüyüp gidiyorlar. Koşup yetişmek istiyorum. Ne kadar koşsam yetişemem, büyüyorum

       ***

       Yunus 8 yaşında. Olimpos’ta sahilde yan yana uzanıp denize taş atıyoruz. Müthiş ciddi bir mesele konuşuyoruz:
       - Bir bilgisayar oyunu tasarlıyorum. Bir adam var mesela. Her şey hayattaki gibi. Aynı yani. Adamın çocukları var, karısı var. İşine falan da gidiyor. Anladın mı? Ama adam istediğini yapabiliyor. İstediği kadar yiyebiliyor, istediği kadar gezebiliyor. Nasıl sence?
       - Ama Yunus, oyun olması için kaybetme olasılığı olması gerekiyor.
       Yunus duruyor. Bana dönüyor.
       - Ama bu oyun. Hayat değil ki!
       Hakikaten ben de bazen çok saçmalıyorum!
       ooo
       Bahar 5 yaşında. Bolu Dağı’nda karın üzerinde yuvarlanıyoruz. Pabucu çıkıyor.
       Duruyor. Parmaklarına bakıp şaşırıyor.
       - Benim bu parmağım televizyon ekranına benziyor.
       - İzle öyleyse!
       Gülmekten yerlerde yuvarlanıyoruz. Galiba benim esprilerimi sadece çocuklar anlıyor.

       ***

       İnternet cafe’de Gökhan gelenlere bilgisayarı açıyor. 8 yaşında. Ben email göndermeyi yeni öğreniyorum. Gökhan, elini yanağına dayayıp benim bilgisayarımı açarken konuşuyor:
       - Ben eskiden email göndermeyi biliyordum, ama şimdi unuttum.
       - Ama Gökhan... Sen eskiden yoktun ki zaten.
       Gülüyoruz. Galiba değil kesinlikle doğru. Benim esprilerimi sadece çocuklar anlıyor.
       ooo
       Sokak çocuğuna 100 bin lira veriyorum. Cebindeki bütün paraları çıkarıp masaya koyuyor. Konuşamıyor bile daha. Şaka yapayım diyorum:
       - Hiç gösterme paralarını. Benimkiler seninkilerden çok.
       - Biraz daha versene o zaman.
       Utanıyorum. Üste çıkmaya çalışıyorum:
       - Sen versene.
       Bütün parasını avcuma bırakıyor. Gitmeye kalkışıyor. İliklerime kadar utanıyorum. Paramdan utanıyorum. Maldan mülkten her şeyden, dibine kadar!

       ***

       İşte ben onları bu yüzden seviyorum. Kafaları böyle delice işlediği için. Yürürken birden durdukları, her şeye pervasız baktıkları, hesapsız dokundukları, şaşırdıkları zaman gözlerini kocaman açabildikleri, şıkırdayan bir anahtarlığa hayret ettikleri, hiçbir su birikintisini ıskalamadıkları, bizden çok daha fazla, hatta sapına kadar “oldukları" için!

© 2000 Milliyet