|
|
Yine Ermeni sorunu
Milliyet Oradaydı / NAMIK KOÇAK
1983 yılında Beyrut’ta gördüğüm kuru kafalar ne kadar kin doluysa, orada tanıdığım yaşlı bir Ermeni, kini yok edecek kadar dürüsttü.
Antakya’nın bir dağ köyünde tanıdığım Ermeniler’in, hele yaşlı papazın konukseverliği yaşamın asıl yüzüydü.
Her yıl olduğu gibi 24 Nisan yaklaşırken yine Ermeni sorunu gündeme geldi. Çeşitli ülke parlamentolarının bu konudaki kararları ya da siyaset adamlarının sözleri çoğu zaman gerilimi tırmandırdı. 17 yıl önce Beyrut’taydım.
Bundan 85 yıl önce Anadolu’dan göç eden Ermeniler’in büyük bölümü Beyrut’ta yaşıyor. Beyrut’ta Ermeniler’in yoğun olduğu Burç Hammud semti bir Anadolu kentinden farksızdı. Bir kere küçük büyük herkes çok güzel Türkçe konuşuyordu. Yaşamları boyunca hiç Türkiye’yi görmeyen gençlerin konuştuğu Türkçe’de en küçük bir aksan bozukluğu yoktu. Ve onlar Nuhun Ankara Makarnası, Ülker bisküvileri, Tat konserveleri yiyip Emel Sayın, Zeki Müren dinliyorlardı.
Ermeniler’le geçirdiğim o bir haftada Ermeni tarihçi Simon Hovivyan benimle birlikte oldu. Hovivyan’la her yere gittik, ancak o, iki yere gelmedi. Beyrut’taki Ermeni Patrikhanesi’ne genç bir Ermeni ile gittik. Beyrut’ta gördüğüm ilgi ve dostluğun ardından patrikhanede karşıma çıkan olay şok ediciydi.
Patrikhanede kin anıtı
Tarihçi Simon Hovivyan, patrikhaneye gelmemekte haklıydı çünkü burada karşımıza çıkan kelimenin tam anlamıyla bir kin anıtıydı. Ve Hovivyon bir tarihçi olarak burayı göstermeye utanmıştı.
Patrikhanenin bahçesinde ana binadan bağımsız küçük bir yapıydı bu müze. Duvar boyunca sıralanan vitrinlerde kafatasları, kemikler sergileniyordu. Göçle ilgili tablolar cam bölümlerdeki kafataslarının anlamını pekiştiriyordu. Müthiş bir şeydi, burayı görerek büyüyen çocukların nasıl bir kinle yoğrulduklarını görünce ürperdim.
Oysa sokakta gördüğüm Ermeniler, din adamları kadar kindar değillerdi. Daha sıcak, kimi zaman sıcak olmasa da insani bir yaklaşım gösteriyorlardı. Ermeni konusu tartışıldığında da “Boşver canım, bu konuda anlaşamayız çünkü kimse yoğurdum ekşi demez" sözleriyle konuyu kapatıyorlardı.
Ve bir canlı tanık
Korin Ağa geçen yüzyılın başında Anadolu’da doğmuş. Göç ettiklerinde 15 yaşındaymış. Simon Hovivyan olayların canlı tanığı olarak tanıştırdı.
“Neydi bu olup bitenler Korin Ağa" diye sorduğumda, “Ben önce bir fıkra anlatayım" dedi ve çok anlamlı bir fıkrayla sözlerine başladı:
“Sultan Murat tebdili kıyafet etmiş İstanbul sokaklarında dolaşıyormuş. Bir süre sonra uzakta bir kalabalık görmüşler. Sultan Murat vezirine, ‘git bak bakalım ne var orada’ demiş. Vezir bakıp hemen dönmüş ve ‘bir cinayet işlenmiş padişahım’ demiş. Padişah kimin haklı, kimin haksız olduğunu sormuş. Vezir, ‘ölen haksızdır padişahım, kimbilir ne yaptı ki diğeri onu öldürdü’ demiş.
Korin Ağa fıkrayı bitirdikten sonra bir soluk aldı ve “Bizim durumumuz da fıkradaki gibidir. Biz Osmanlıya başkaldırdık, Osmanlıyı arkadan vurduk, bunun cezası her yerde aynıdır. Ancak üzüntüm kurunun yanında yaş da yandı, günahsız çok insan öldü" dedi.
Yüzyıllarca Türkler’le barış içinde yaşadıklarını, en küçük bir sorun çıkmadığını belirten Korin Ağa, olayların başlangıcını da şöyle özetliyordu:
“O sıralarda Osmanlı’ya başkaldıran herkes kendi devletini kuruyordu. İngilizler ve Ruslar bize kendi devletimizi kurabileceğimizi söylediler. Ancak gelişmeler beklendiği gibi olmadı, İngilizler ve Ruslar bizi yalnız bıraktılar. Sonunda devlet kurmak bir yana evimizden ocağımızdan olduk."
Yaşıyorsa eğer Korin Ağa bu yıl yüz yaşına basacak, Allah daha uzun ömür versin, ölmüşse Allah rahmetini esirgemesin. O bir Anadolu insanıydı, Anadolu’dan getirdiği kurufasulyeyi, bulguru yedi yaban ellerde. Hep geri dönmenin düşüyle yaşadı, komşularını hiç unutmadı. Din adamları kendi güçlerini artırmak için düşmanlığı körükleseler de, Korin Ağa gerçeklerden hiçbir zaman korkmadı.
Vakıflı bir Ermeni köyü
Antakya’nın Samandağ İlçesi’ne bağlı bir köy var, Vakıflı Köyü. Vakıflı’da sadece Ermeniler yaşıyor. Portakal bahçeleri arasında, uzaktan güçlükle seçilen Vakıflı’ya geçen yıl konuk olduk. Papaz Der Silope bu toprakların insanı, sevecen ve içten. Eşiyle birlikte bize portakal şerbeti ikram etti. Geçmişten hiç konuşmadık, birlikte bugünün tadını çıkarıp, gelecek güzel günlerden söz ettik.
Papaz Der Silope, yıllar önce büyük kentlere göç eden Ermeniler’in köye dönmeye başladıklarını anlattı. Fransa’dan bile gelip baba evlerini onaran Ermeniler varmış. Hiç değilse yazın gelip birkaç ay burada yaşamayı istiyorlarmış. Ermenistan’ın eski Devlet Başkanı Ter Petrosyan da buralı. Ardından Antakya’da St. Piyer Kilisesi’nde düzenlenen ayine katıldık. Ermeni Patriği Mutafyan, Rum Patriği Bartalomeos, Şam Patriği Hazreti İsa’nın doğumunun 2000’inci yılını kutladılar.
Tarihe dönüp baktığımızda kötü iz bırakan tüm olayların ardında din adamları var. Ortaçağ Avrupası’nı karanlığa götüren din adamlarından, Haçlı Seferlerine hep din adamları düşmanlığın tepesindeki kişiler olmuşlar. Bizim tarihimizde de Kubilay’dan, Anzavur’a pek çok olay din adamlarının kışkırtması değil midir?
Beyrut Ermeni Patrikhanesi varlığını ve gücünü sürdürmeyi kini beslemek üzerine kurmuştu. Oysa 1915 yılının canlı tanığı Korin Ağa’nın anlattıkları çıkar hesaplarından ve önyargılardan uzak yalın gerçeklerdi. Genç kuşakların böyle çıkar hesaplarıyla çarpıtılmış olaylara değil, acı da olsa gerçeklere ihtiyaçları var. Bu konuda en büyük görev de din adamlarına düşüyor.
Basınköy gibi...
Biz gazeteciler dünyanın dört bir yanını dolaşsak da sonunda sakin bir yer ararız. Böyle bir yeri de Şile’de yemyeşil bir doğanın ortasında bulduk, adını da Saklıköy koyduk.
Saklıköy’deki mahallelere, sokaklara, köprüye yaşayan gazetecilerin adlarını verirken, 25 yıllık bir yaşam dilimi film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Doğan Heper Mahallesi beni gazeteciliğimin ilk günlerine götürdü. Hocamdı ve beni Milliyet’e o getirmişti. Güneri Cıvaoğlu ilk transfer olduğum gazetenin, Güneş’in kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni’ydi ve bana yeni ufuklar açmıştı. Uğur Dündar televizyona geçişimde önemli bir insandı. Vasfiye Özkoçak bana gazeteciliği öğretenlerden, ayrıca eşimi bana isteyen önemli bir kişiydi. Coşkun Aral ve Savaş Ay’la 25 yıl önce birlikte yola çıkmıştık. Ve bütün bunları yapan da yine Milliyet’te yıllarca omuz omuza çalıştığımız Abdullah Öğülmüş’tü.
Yaşayanlara yönelik böyle bir onurlandırmaya biraz müstehzi bakılır. Ancak biz hiç gocunmadık. İnsanların onurlandırılmayı beklemek için ölmeleri gerektiğine inanmıyoruz. Bu isteğimizi kırmadığı için Şile Belediye Başkanı İhsan Çayıroğlu’na da teşekkür ediyoruz.
|
|