30 Nisan 2000 Pazar 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Mahallenin Palavracı Baronu

zece.jpg        Kalküta, Bombay, Kanada... Denizde kıyısı olan her yere gittim ben" diyor.
       “Bakma sen, çok güzel Çince konuşurdum. Hintçe bile öğreniyordum. Tam yedi yıl...
       Yedi yıl hiç memlekete dönmeden gezdim denizlerde. Lostra idim ben. Denizciydim."
       Şimdi 70 yaşında. Bütün mevsimler boyunca pencerede oturuyor. Yalnızlık, en soğuklarda bile pencereyi açık bırakıyor. Mahallede kimileri, onun belden aşağısının olmadığını sanıyor. Saten röpdöşambr ile pencereden sadece mahallenin mafyöz sarmanıyla kavga etmek için sarkıyor. Sağ omzu biraz yukarı kalkık. Ama o omuz, ölen karısından bahsettiğinde artık başına yapışık:
       “Ben öldürdüm onu, diyorum bazen. Çok çektirdim kadına. Beni terk etmek için hep denizden dönmemi bekledi. Tam döndüm... İntikamını alamadan öldü zavallı."
       Kalkıp hazırda beklettiği 2. Dünya savaşından kalma Cumhuriyet gazetelerini gösteriyor:
       “Alman Rus harbinde vaziyet Rusya aleyhine inkişaf ediyor."
       “Çok para eder diyorlar bunlar için. Ne dersin diyor."
       Elektrik faturasını ödemek ve yoldan geçen meraklı güzel kızlarla konuşmak için, hayata hep aynı gazeteleri ikram ediyor. Kızlar gelmiyor, cereyansız mutfakta idare lambası yanıyor. Eski latif kızlar yok artık, ama en azından idare lambası hala “idare ediyor".
       Mahallenin düşmüş palavracı baronu. Sohbete iştah yaratmak için bir dahaki sefere hiç hatırlamayacağı palavralar uyduruyor.
       “İzmir’de gizli bir üsse gidiyoruz. Kamyondan kereste düşmüş. Cip kerestenin üzerinden takla atıyor. Ben cipten fırlayıp uçuyorum. Uçup uçup bir ağacın tepesine konuyorum. Bir dal yakalıyorum hemen. Dal çatırdıyor. Öbür dala atlıyorum. O da çatırdayınca öbürüne. Öyle daldan dala derken aşağıya iniyorum."
       Kalküta’da gördüğü çıplak kadını, Hintçe öğrenmenin zorluklarını anlatırken birden “Amerika’nın da boku çıktı artık" diyor. Bütün gün pencerede oturan bu adam artık yalvarsanız da Amerika’ya gitmiyor.
       “Gerçi bütün dünyanın boku çıktı ama... Bir tek Avusturalya kaldı" diyor “Belki oraya giderim. Ama bu yaştan sonra kimin için?" diye soruyor. “Bir kadın olsa belki..." Kadınsızlığı da en iyi tatlı palavralar dağıtıyor:
       “30 yaşında yalnız bir kadın var şimdi. Ama arada 40 yaş var. Nasıl olur bilmem."
       Utanıyor kadınlardan konuştuğuna, içine kaçıyor. Sabah sabah rakı içtiğine utanıyor. Bu kadar yaşlandığına utanıyor. Her geçenden sohbet dilendiğine utanıyor. Daha ölmediğine utanıyor belki geceleri. Biri razı olup da eve girince cereyan olmamasına, yavaş hareket ettiğine, röpdöşambr’ın altındaki paçalı dona, kahveyi piknik tüpünde yaptığına utanıyor. Salondaki Amerikan barın hatırlattığı hovarda hayatın artık onu istemediğine utanıyor. Fildişi Buda heykelin satılsa ne kadar edeceğini sormaya utanıyor. Hep içine kaçıyor, durmadan.
       ***
       Mahallemin palavracı baronu her sigara yaktığında kibriti söndürmeden tablaya bırakıyor. Sönünceye kadar aleve bakıyor. Kibrit, tablaya atılsa da sönene kadar yanıyor! Bitene kadar!

© 2000 Milliyet