|
|
Dora Maar’la tanıştım tabii ki yüzünü göremedim... Artniyet / AYŞEGÜL SÖNMEZ
Daha yeni Tokyo’ya gitmeye karar vermiştim. Oraya yerleşecektim. Hep Gucci giyinecek, kafama plastik güller takacak, rengarenk şemsiyeler taşıyacak, metroda yorgun bakışlarımla hayatıma devam edecektim. Vazgeçtim. Çünkü o otobüse bindim. Otobüs sırasında arkamda oturan iki kadının konuşmalarından o kadar haz aldım ki... gidemedim. Buraları bırakamadım. Bırakamazdım. Çünkü buralar güzeldi. Buralarda yorgun yorgun oturduğunuz otobüsten güler yüzle çıkardınız.
Salı Pazarı çok ucuzdu
Hep konuştular. Ama hiç diyalog kurmadılar. Ve onlar konuştukça uykuya dalmakta direten bedenim ayıldıkça ayıldı. Uyandım. Güldüm. Ama sustum. Yüzlerine hiç bakmadan. Nasıl ağızlara, nasıl burunlara sahip olduklarını bilmeden onları usulca dinledim. Ses önce tam arkamda oturanın yanından geldi:
Neden Salı Pazarı’na gitmiyordu? Salı Pazarı çok ucuzdu. Başladı anlatmaya, köprüyü, makas yolları, Salı Pazarı’nı tarife girişti. Salı Pazarı kocaman bir yerdi. Dolayısıyla bir sürü girişi vardı. “Bir ucundan yakaladın mı, o kadar kolaydı ki... İçindeydin." Harika bir laftı. Ama bu daha hiçbir şey... Bu yanındakinin akrabası olduğunu düşündüğüm kadının ona anlatıkları, onun da ona verdiği yanıtları harikaydı.
Kapatmışsın beynini
En çok konuşan, söze ilk başlayandı. İstanbul’a yeni gelmişti. Öğrenmek için de yürüyordu. Buraları zaten bilen yanındakini azarlıyordu şöyle diyerek: “kapatmışsın beynini. Öğrenmek istemiyorsun işte..." Sonra benim tam arkamdaki, yani öbürüne göre daha az konuşan sordu: “Kredi kartın var mı senin?" Cevabı sorudan daha karmaşıktı. “Ben kefilden hoşlanmıyorum" dedi. Peki ben kefilden hoşlanıyor muydum? Bunu hiç düşünmemiştim. Dinlemeye devam ettim.
“Kredi kartı değil işte, hep para taşıyorum". Yanındaki onu azarlar bir ses tonuyla şöyle dedi: “Hiç iyi bir şey değil bu. Benim bir sürü var".
Kredi kartının olduğu bankaları teker teker tekerleme söyler gibi saydı. Bundan zevk aldığı belliydi. Daha çok konuşan daha az İstanbullu durumu güzel özetledi:
“Ben" dedi. “Kredi kartları değil sadece, internet, bilgisayar nedir onun adı ya, söylesene ya, ha bankamatik, onu da bilmiyorum. Yani ben de çağdaş şeylere kapatmışım kendimi. Mesela bankamatik hiç kullanmadım." Hayır, yemin ederim bu bir reklam filmi değildi. Noodles yani Çin makarnası yiyen kokoreççi ve kestaneci oturmuyorlardı arkamda o sırada. Rüya da görmüyordum. Ayıktım işte bal gibi. Daha çok konuşan hep konudan konuya atlıyordu.
Hiperaktiviteye doğru
Söylediği gibi hiç çağdaş şeylere kapatmış gibi değildi kendisini. Etiler’i merak ediyordu çünkü arkadaşı Yüksel orada oturuyordu. Öbürü daha az konuşan ama daha çok İstanbullu da bir türlü Etiler’i tarif edemiyordu. O tarif edemedikçe daha çok konuşanın merakı da artıyordu. Çareyi yine konuyu değiştirmekte buldu. “Güzel İstanbul" dedi en şair sesiyle. “Seni kesmişler biçmişler yine de bitirememişler." İnanamıyordum. Artık uyku değil, hiperaktiviteye doğru yol alıyordum. Arkama dönüp onlara baksam kimbilir belki konuşmayı keserlerdi. Bakmamalıydım. Üstelik bu konuşmalar ve görünmeyen yüzleri onları daha soyut kılıyordu. Sonra soyut kadın, Dora Maar diyelim artık ona şöyle dedi: “Felsefeyi öğrenemiyorum. Her şey gençken güzel, gençlikte öğreniliyor." Bu lafı ettikten sonra Dora Maar bile bu cümleye hafif kaçtı. Bilmiyorum. Ama inanın uydurmuyorum. Yanındaki arkadaşı cevap vermedi.
Bizim Dora Maar’ımız yine konuyu değiştirdi. Artık köprü geçilmiş, varmamız gereken yere varmıştık. Dora Maar gider ayak şöyle dedi; “sen dedi bakmaz mısın, binalar, taşıtlar falan. Eskiden ne güzeldi buralar falan demez misin?" Bu sefer Dora Maar’lığı akrabası ele aldı: “Benim" dedi, “en özel özelliğim öyle duygusal bağlantılarım olmamasıdır. Yabancılıyorum ben ya... Geçmişi, kötüyü silerim hemen. Hemen yabancılarım."
Eski Dora Maar bunun üzerine sustu. Öbürü inene kadar konuştuysa da benim artık dikkatim başka yöne çevrilmişti. Ben de yabancıladım yani... Bu iki kübik cümleler kuran kadını inene kadar görmedim. Daha doğrusu göremedim.
|
|