6 Mayıs 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Deniz Gezmiş neden ölmek zorundaydı?

zece.jpg        “O ara, bilimi falan düşünüyorsun. İki yüz yıl, üç yüz yıl sonrasını düşünüyorsun. Bilimin insanlığa getireceği şeyleri. İçinde bulunduğun durum anlamsız geliyor sana, saçma geliyor. Ionesco’nun oyunları gibi bir şey.
       Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun. Bilim almış başını giderken karşındaki bir yığın insanın ne kadar küçük şeylerle ve yanlış şeylerle uğraştığını düşünüp acınıyorsun. İçerliyorsun. Hem ne adına? Kimin adına?" (Deniz Gezmiş Erdal Öz’e yakalandığı geceyi anlatıyor, Gülünün Solduğu Akşam kitabından)
       Gemerek’te çamurlu bir çukurun içinde, 1972 yılında, iki metreye yaklaşan boyuyla bir delikanlı duruyordu. Başının üzerinde vücudunu bulmaya çalışan mermiler, başının içinde insanlık tarihinin temel meseleleri uçuşuyordu.
       Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan yirmi sekiz yıl önce bugün idam edildi. 20’li yaşlarında, yığınla hukuki gafla, darağacında “sallandırılıyorlardı". O günkü gerekçe “siyasi kimlikleriöydi. Ama buradan bakınca, bu “köşeden", o üç çocuğun ve birçoklarının, ölmeleri mecburiydi!
       ***
       Belki de o üç çocuk, en başından beri “öyleöydiler. Çocukken, deniz kabuklarına, çakıl taşlarına, gazoz kapaklarına hayret içinde bakar ve herkesin önemsiz bulduğu bu küçük şeylere yeni ve heyecanlı kıymetler biçerdik ya, belki de onlar hayata öyle şaşakalarak baktılar. Bir böceğin oluşuna, bir çocuğun duruşuna, bir insanın terleyişine, öyle, hayret içinde.
       Her bir küçük şeyde insanlığı görerek, bir damlada deryayı bularak. Öyle şaşakalarak bakınca, anlar insan. Ne küçük bir şey olduğunu anlarsın, ne büyük bir şey olduğunu. Belki de onlar hayatın özüne baktılar, insanın, tarihin. (Çok bakınca insan, baktığı şey olur.) Yoksa nasıl görsünler “uğraşılan" şeylerin “küçük" olduğunu, insanlık tarihi yanında sefil denecek kadar küçük kaldığını. Öyle olur ya, sanki yeterince yüksek sesle söylersen diğerleri de “bakarlar", “anlarlar" gibi gelir ya. Onlara da böyle geldi ihtimal. Katıksız bir şeydir çünkü, en azından başlangıçta, arı bir şeydir, “değiştirme" isteği.
       “Ama nasıl olur da anlamazsınız" diye “acınır" insan, “içerler". “Fakat nasıl olur da bu sahte düzene kanarsınız? Bakın burada çok harikulade bir başka hayat var" diye göstermek istersin. Tamamen müthiş bir çiçek bulmuş bir çocuk gibisindir. Ama bir türlü o yana bakmazlar. “Acınır insan, içerler". Upuzun bir sızıdır bu. Olup biten her şey o kadar “saçma" gelir ki sana, “Hadi canım siz de" desen tuz buz olacaktır düzen. Hiçbiri olmaz halbuki. Dahil olmak diye bir seçenek de yoktur. Hatta “olamazsın" bile. Oysa herkes halinden memnun gibidir.
       “Onlar bugün yaşasalardı ne iş yaparlardı" diye sorarlar ya hep. Büyük bir anakronik hata. Ama en büyük hata, onların bugün, burada olabileceğini sanmakta. Bu kadar “içöten “olanölar, “olmayanlarla" “olabilir" mi? Hadi canım siz de.

© 2000 Milliyet