6 Mayıs 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Duygu ASENA Fotoğrafı: 8597 bayt
Açıklamadım çünkü...

       “Evlenme töreni biter bitmez evlendirme memuru eşlere bir aile cüzdanı verir. Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dini töreni yapılamaz. Evlenmenin geçerli olması dini törenin yapılmasına bağlı değildir?"
       (Medeni Kanun Tasarısı Madde 143)

       irmi beş yıl boyunca hamileyken ve ameliyatlıyken dahi karısını döven rektöre ait yazım uzun süredir yankılanıyor. Bugün tepkilerden söz edeceğim ama rektörün adını niçin açıklamadığımı bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
       Rektörün adını açıklamıyorum çünkü bana güvenip de içini açan kadın, çocuklarının çok üzüldüğünü belirterek, söylemememi rica ediyor. Bu kadarı yetmez mi? Bu kadının adamı cezalandırmak, intikam almak, bir şeyler koparmak gibi amacı yok. O kadın utanıyor, o kadın kendini de yargılıyor, o kadın yalnızca benimle dertleşti... İşte bu yüzden açıklamıyorum. Yazılmaması kaydıyla söylenen bir şeyi yazmak gazetecilik ahlakına sığar mı? Bu yazıma kadar kimse bilmiyor muydu eğitimli erkeklerin de kadın dövdüğünü ve pek çok kadının buna katlandığını? Şimdi bu ismi açıklasam ne olur? Sanki karısını döven tek eğitimli erkek oymuş gibi, bu adam günah keçisi ilan edilir, hatta kadın suçlanır, bir süre sonra unutulur gider. İnsanları dayak konusunda eğitmek, mağdur kadınları korumak konuşulmaz bile. Bizim ülkemizde namus cinayetleri bile töre sayılıyor ve cezada indirim yapılıyor...

       Başkaları da var...
       Devam edelim olan biten tuhaflıklara... Bir kadın arayıp bu profesörün okulda çok tatlı bir adam olduğunu asla böyle şeyler yapmayacağını anlatıyor. Peki nereden biliyor yazdığımın o olduğunu... Başka bir okurum arıyor, üst katlarında oturan bir profesörün karısına nasıl şiddet uyguladığını, hatta bir gün kadının üzerine tiner dökerek yakmaya çalıştığını anlatıyor. Adamın adını söyleyerek, “bu o mu?" diye soruyor. Hayır bu o değil... Ama artık iyice emin oluyoruz ki Türkiye’de kadınlar ağır şiddete maruz kalıyor ve bu şiddet eğitimli erkeklerden de gelebiliyor.

Kutsal Aile!...

       Şu kutsal aile var ya kutsal aile... Yıllar boyu hiç eleştiremediğimiz, eleştirdiğimizde, kitaplarımızın toplatıldığı, devlet televizyonunda yasaklı kişi olduğunuz, kutsal diye diye onlarca mutsuz insanı içinde tutsak ettiğimiz o kutsal aile... “Evine dönemezsin, boşanıp da bizi rezil edemezsin, o senin kocan, ne yapsa katlanacaksın" diye kızlarını adeta satan o cahil ana babalar var ya, o korkunç insanlar... Onlar yüzünden beli bükülmüş, gözü yaşlı onlarca kadın...
       Evet bu utanılacak bir olay. Asıl utanması gereken kişi elbette şiddet uygulayan kişi ama aile üyelerinin bunu saklamaları, babam dediğiniz “saygın" kişinin böyle bir insan olmasını kimsenin bilmemesini istemeleri de doğal bir insanlık durumu.
       Sabah gazetesi konuyla ilgili haberinde “Duygu Asena rektörün kimliğini, eşine söz verdiği için afişe etmediğini söyledi. Ancak Türkiye’deki bütün üniversitelerin rektörleri zan altında kaldı" diye yazıyor... Gerçekten böyle mi acaba? Örneğin “bir kadın gazeteci" diye kötü haberler çıksa ben yapmadığım işten, gazeteciyim diye kendimi zan altında bulmazdım. Ama doğrusunu isterseniz bir “kınama" yazısı beklerdim öğretim görevlilerinden.
       Çok önemli bir şey daha var, Yeni Şafak Gazetesi çok ayıp bir şey yapmış ve rektörü Kemal Alemdaroğlu diye açıklamış. Hayır değil. Ve bu tür iftiralar, bilmeden yorum yapmalar çok yanlış.

Neden ayrılmamış?

       O kadın’a dönersek, o, her şeyi bilen çocuklarının bir babadan yoksun olmasını istememiş, onlara babalarını kötülememiş, kendi babası olmadığı için çekip gidemediğini ve onların mutlaka babalı yaşamaları gerektiğini düşünmüş. Şimdi de babalarından kopmalarını ve ondan nefret etmelerini istemiyor. Bu nedenle erkeklere düşman olmalarını istemiyor. Niçin katlandığı sorusunu defalarca soruyorum.. “Ansan ayıp, yutsan büyük" diyor... Annesinin hala bu boşanmaya kızdığını anlatıyor.
       Ben de onaylamıyorum terketmemesini zaten bu yazıları da kadınlara “asla dayak yemeyi kabul etmeyin" mesajını vermek için yazıyorum. Ama en azından ben, belki çok dinlediğim için “o kadınlar"ın niçin ayrılamadığını, onaylamasam da anlıyorum.
       O kadınlar, gidecek hiçbir yerleri olmadığı için, önce babaları okutmadığı, sonra kocaları çalıştırmadığı için, çocuklarını korumak adına, aileler kızlarını asla geri almadığı için, evlilik ne olursa olsun sürdürülmesi şart olan bir beraberlik sayıldığından, psikopat erkekler tarafından ölüm tehdidi altında yaşadıkları, tamamen güçsüz bırakıldıkları için bırakıp gidemiyorlar. Utanıyorlar, şikayete gittikleri polisten, en üst makamlara kadar karısını döven erkekler var. En azından “bir dayak" için boşanmaya iyi bakmayanlar çoğunlukta... Ve boşanırken bile bu kadınlar, beş kuruşsuz kapının önüne koyuluveriyorlar... Ve bu toplum öyle bir toplum ki, kadınların özgürlük mücadelesi için uğraşan kadınlar bile karalanıyor, suçlanıyor...
       Onun için “neden ayrılamamış"ı sorgulamak yerine “artık bu kadınların kurtulması için bir şeyler yapmak zamanı". Belediyelere bağlı Kadın Sığınma evleri bile “buraları fuhuş yuvası" denerek kapatıldı, Mor Çatı gibi bir sivil örgüt ekonomik nedenlerle yaşatılamadı...

Olay çok boyutlu

       Karısını döven rektör konusundaki ilk tartışma ismin açıklanıp açıklanmaması konusundaydı. Radikal Gazetesi’nde Hasan Bülent Kahraman şöyle yazıyordu, “...Asena bunları birçok haklı mülahaza nedeniyle gizli tutuyor, bütün sorun da orada başlıyor. Acaba Asena bu adı açıklamalı mı? Bugün durduğumuz yer itibariyle konuşmak gerekiyor. O zaman da sorun böyle bir durumda medyanın kamusal işlevini sorgulamayı gerektiriyor."
       Tuhafıma giden iki görüş ise, iki Psikolog’a ait oluyor. Suna Tanaltay, “Bazen sadizm ve mazoşizm bir araya gelebiliyor" diyerek, konuyu gerçeklerden uzaklaştırıyor, Alanur Özalp ise, “Bir insanın 25 yıl dayak yemesini hayal mahsulu olarak değerlendiriyorum" diyor. Sanırım Özalp’ın hastaları arasında hiç dayak yiyen kadın yok. Olsa bunun hayal mahsulu olmadığını bilirdi.

       Kocanın acınacak yönü
       Oral Çalışlar ise, şöyle söylüyor; “...Ülkemizdeki acımasızlığın, eşitsizliğin, baskının, şiddetin en önemli ayaklarından birisi erkek egemenliği. Bu egemenliğin kırılmasıyla modern bir topluma adım atmamız arasında sıkı bir bağ var. Biz erkekler de acı çekiyor, mutsuz oluyoruz."
       Ali Nesin konuya yaklaşımımı yanlış bularak, “Karısını döven bir kocanın da acınacak yönü yok mudur? Bu toplumsal hastalıktan kurtulmak için toplumca bir tedaviye ihtiyacımız yok mu? Kocayı koruyalım, arka çıkalım demek istemediğimi anlıyorsunuz sanıyorum. Karılarını döven kocaların pek mutlu olduklarını sanmıyorum ben. Hatta belki onların trajedileri en az dayak yiyen eşlerininki kadar büyük olabilir. Konuya biraz daha insancıl, biraz daha derinden yaklaşmanızı isterdim..." diyor.
       Şair Turgay Fişekçi’nin tepkisi de şöyle; “25 yıldır karısına dayak atan üniversite rektörü ya da herhangi bir erkek, niteliği hiç önemli değil bu konuda ne denli zavallıysa, bence aynı süre boyunca o dayakları yemeye boyun eğen kadın da o denli zavallıdır. Baskılara karşı başkaldırı insanların en doğal hakkıdır. Bu hakkını kullanabilme yürekliliğini ve kişiliğini gösteremeyen insanların, ezildikleri ya da baskı gördükleri için yakınma haklarının olamayacağını düşünüyorum..."
       Ajans Press sayesinde görebildiğim Egeli Sabah’ta yazan Öncel Düzdemir de kızgınlığını şöyle dile getiriyor; “Daha ilk tokatta git polise, duyur herkese, sen değil o hayvan rezil olsun... Bu manyaklarla yaşamanın kaderiniz olduğuna inanmayın...


Yazara E-Posta: dasena@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet