|
|
Ben senin tarafındayım
30 yaşa yaklaşmak nefis bir şeymiş. İnsan “normalleşiyor". Bilimsel olarak ispatlanmış 30 yaş depresyonuna henüz zaman varken, 20’li yaşların enerjisine de sahipken, net bir biçimde söyleyebiliriz ki, insan hayatının pik noktası burası; 30 arifesi! En güzel tarafı, bu hayat denen şeyden aşağı yukarı ne çıkar, ne çıkmaz bunu görüyor insan. Nasıl bir insan olacağından ziyade, daha önemli bir meseleyi, nasıl bir insan “olamayacağın" konusunu netleştiriyorsun ve gidip gidip kafanı duvarlara vurmaktan vazgeçiyorsun. “Hayat niye hep benim üzerimden geçiyor" hissi tamamen ortadan kalkıyor. “Ama bu insanlar niye böyle? Ben niye öyle değilim" gibi mesnetsiz bulanıklıklar da duruluyor. “Hiçbir kere hayat bayram olmadı / Ya da her nefes alışımız bayramdı" med-ceziri de diniyor. İçindeki “nedensiz" sızıya da, alışıyor musun artık ne oluyorsa, tuhaf bir barış ve huzur ortamı buluyorsun. 20’li yaşları zehir eden kesintisiz “olağanüstü hal" durumundan çıkılıyor. Öyle işte, rahat bir nefes alınıyor yani. İşte o ilk rahat nefeste, enteresandır, hayattan taleplerinin de değiştiğinin farkına varıyorsun. Yok artık, öyle kaç - kovala döngüsüne takaatin olmadığını anlıyorsun. Plakta takılıp duran, “Ben, ben, özetle ben" türküleri de kabak tadı veriyor. “Haydi bir iktidar savaşı yapalım, havamızı bulalım" konulu manasız itişmeler insanın hiç ilgisini çekmiyor. En güzel bölümü “Kişilik mücadelesi mi? Buyrun siz bensiz devam edin" cümlesine varmak. Öyle “kocaman" cümlelerden soğuyor insan. Kimseyi ne deşmek istiyorsun, ne de didiklenmek seni ilgilendiriyor. Öyle duru, duran, hatta durupduran şöyler daha bir hoşuna gitmeye başlıyor. Michel Tournier’nin dediği gibi “hızlı koşmaktan çok, güzel koşmanın" daha kıymetli bir şey olduğunu anlıyorsun. Bununla bağlantılı olarak, sakinleşip, “yavaşlıyorsun". Derken yavaşlarken, durmayı öğreniyorsun. Öylesine yani, “durmayı". Durmak ne güzel şeymiş meğer. İçinde deli danalar gibi koşturup duran “şeyöin, yaratıcılık, heyecan vesaire değil, tamamen faydasız bir ömür törpüsü olduğunu farkediyorsun. Meğer senin o çok önem atfettiğin “şey", içindeki bütün kavganın gürültünün nedeniymiş. En nihayetinde, “dem alıyorsun" yani; tavşan kanı oluyor ruh.
O zaman işte böyle yükseklere havalanmak, uçurumlara düşmek, şu bu pek kalmıyor. Hafif engebeli bir arazide yol alıyorsun. Basit cümleler daha bir etkiliyor seni. Diyelim ki John Berger’ın “Sonsuzluktan önce ne yapacağız? Acele etmeyeceğiz!" demesi çok daha müthiştir kallavi cümlelerden; bunu anlıyorsun. İşte tam oradayken / buradayken insan, “Sana ölüyorum, bitiyorum, çok seviyorum, mahvoluyorum" teranesinden ziyade bir başka cümleyi daha çok önemsiyor. Biri geliyor diyelim. Öyle çok da mühim değilmiş gibi, “Ben senin tarafındayım" diyor. Bu kadar! Öyle yani, fazladan hiç vurgu yapmadan. Bu, dünyadaki en gerçek şey, artık anlıyorsun. Çünkü biliyorsun:
“Hayat yeterince zor zaten."
Beraber bulutların üzerine çıkmak, birlikte uçurumlara yuvarlanmak mı? Sabredin. Geçecek.
|
|