Allah Ece Temelkuran
“(.) Böylelikle insanlar, bütün tanrıların insanların gönlünde barındığını unuttular."
(William Blake Cennet ve Cehennemin Evliliği)
Ayrıntı Yayınları’ndan Ömer Faruk telefon ediyor:
“Bir kitap çıkaracağız ama. Sen bir oku. Yalnız kalmak istemiyoruz. Konu
biraz farklı. Ateizm." Susuyor.
Sessizlik...
Ama “Allah", neden hep bu sessizliği yaratıyor?
‘70’lerin başında bir tür sakız vardı. Renkli jelatinle sarılmış, yuvarlak, yassı bir sakız. Bakkallarda karton kutularda dururdu. Bu karton kutuların üzerinde, bulutların içinden çıkan, beyaz sakallı, tombul yanaklı, gülümseyen bir dede resmi vardı. “Allah, budur herhalde" diye düşünmüştüm.
Tatlı, iyi, benim yanımda olan bir şey, üstelik içinden sakızlar çıkıyor! Sonra bu muhteşem teori, ilkokulda yerle bir oldu. Çocuklar, “Allah" diye korkunç, dehşet verici, her şeyi sanki pusu kurmuş gibi izleyen tuhaf, mutlaka çok büyük, ürkütücü bir şeyden bahsetmeye başlayınca, benim “Allah" biraz sönük kaldı. Onlarınki, daha “acaip" bir şeydi. En korkutucu yanı ise, “ondan kaçmak imkansız" cümlesiydi. Demek ki, onlarınki kaçılacak bir şeydi! Sonra o sakızlardan hiç göremedim. Sakallı dede de beni terketti.
Ortada bir tek onların Allah’ı kaldı, korkunç bir şey. Geceleri düşününce korkulan, ama yorganın altına kaçsan da seni yakalayacak bir şey. Benim tatlı dedeyi çok düşündüm sonraları. Başparmaklarını havaya kaldırıp, ağızlarından tükürükler saçarak, “Allah" diye bağıranları gördüğümde mesela. Sanki, “Biz onu bizim tarafa aldık. Siz mahvoldunuz" der gibiydiler. Sanki futbol maçında gol kralının olduğu takımın taraftarları gibiydiler. İran’da, Cezayir’de, Mısır’da, Afganistan’daki “Allah" da bir tuhaftı, durmadan kadınlarla, kız çocuklarıyla uğraşıyordu. Bu “Allah"ın, galiba kadınlara bir gıcığı vardı, yüzlerini bile görmek istemiyordu! Ona göre, kız çocukları doğuştan yanlış oldukları için, paketlenip, ölünceye kadar açılmamalıydı.
Uçurtmayı falan yasaklayan bir “Allah"ı “uydurmuş" olamazlardı herhalde? Bunu uyduranlar varsa onların “Allahöları nasıl bir “Allah" olabilirdi ki? Nihayetinde vazgeçtim. Galiba yine en iyisi benimkiydi. İyilikle, ışıkla, gönülle ilgili, gönülden gönüle bir şeydi. Her bir şeyde sürüp giden, sen, ben, hepimiz olan bir şey. O her bir şeyde sürüyordu; bana en başından beri içimde olduğunu, benim bir ayna olduğumu söylüyordu. Tatlı bir dede gibiydi. Jelatin gibi şıkır şıkır aydınlık!
Robin Le Poidevin’in “Ateizm İnanma, İnanmama Üzerine Bir Tartışma" adlı kitabı, Abdullah Yılmaz’ın Türkçesiyle, Ayrıntı Yayınlarından. Yazar, Türkçe basıma önsözünde şöyle diyor:
“Bir kültürde zararsız bir akademik metin olarak değerlendirilen bir çalışma, bir başkasında tehlikeli bir politik belge olarak görülebilir. (.)
Bu çalışma İngiltere’de zararsız bir akademik metin olarak görülür, o da göze çarparsa tabii."
Türkiye’de göze çarpmaması mümkün değil. Başka bir şeye de çarpması mümkün elbette!
|