25 Mayıs 2000 Perşembe 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Zeynep ORAL Fotoğrafı: 7962 bayt
Jean Pierre Rampal ve John Gielgud...

       Yeryüzünü daha güzel, yaşamı daha çekici kılan iki sanatçı... İnsanoğlunun müthişliğini, yaratıcı gücünü ortaya koyan iki sanatçı... İkisi de yorumcuydu aslında, ama yorumlarını yaratıcılığa dönüştürmeyi başarmışlardı... Çevrelerine, onları izleyenlere, onları dinleyenlere saçtıkları ışıkla dünyamızı zenginleştiren iki sanatçı.
       Bu iki sanatçı, birkaç gün arayla geçen hafta aramızdan ayrıldı.
       Jean Pierre Rampal, gelmiş geçmiş flüt sanatçılarının belki de en büyüğü ama kesinlikle en ünlüsüydü... Sir John Gielgud ise efsanevi bir oyuncuydu.
       *
       Jean Pierre Rampal Türkiye'ye gelip birkaç kez konser vermişti. Onu yalnız dinlemekle kalmamış, onu tanımak, onunla sohbet etmet olanağı da bulmuştum. O yalnız "sihirli flüte", sihirli bir nefese, sihirli bir dile, sihirli parmaklara, sihirli bir yüreğe sahip değildi, aynı zamanda sıcacık bir mizah duygusuna ve hani Fransızların sık sık dile getirdiği "joie de vivre", "yaşama sevinci"ne de sahipti.
       17. yüzyıldan günümüz bestecilerine, geniş bir yelpazeye yayılan repertuvarında, caza, Japon klasiklerine, Hint müziğine uzanmaktan geri kalmayan, hep "yeniye" açık, her daim "genç" bir sanatçıydı. Ve Barok ustasıydı. Vivaldi'nin "Dört Mevsim"ini bir de ondan dinleyin, o zaman gençlikle Barok ustalığını nasıl bütünlediğini özdeşleştirdiğini kavrayacaksınız. (Dinlemeye doyamadığım bir başka plağı "İtalyan Barok Flüt Konçertoları"... Bir başka çok ünlü plağı arkadaşları, Isaac Stern ve Rostropovich ile yorumladığı "Trio"lar... Bütün plaklarının "en çok satanlar" listelerinin başında geldiğini anımsatırım.)
       Hiç unutmuyorum, 1973'te I. Uluslararası İstanbul Festivali'nin o müthiş görkemli programının "star"larından biriydi. O zaman İstanbul, salonsuzluktan kırılıyor. (Bugün de aynı sorun hala sürüyor) Rampal ilk konserini Darüşşafaka salonunda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde vermiş, sıra resitale gelmişti. Resital için Maden Fakültesi'nin salonu ona ayrılmıştı. İstanbul, kavurucu sıcak günlerinden birini yaşıyordu. Hınca hınç dolu, tavanı basık, havalandırmadan yoksun salonda, Rampal'ın yüzünden akan ter damlaları, flütünü ıslatıyor, koca cüsseli sanatçı mendiliyle ha bire yüzünü siliyordu. Rampal, mendil dayandıramayacağını anlayınca önce televizyon çekimi yapanlardan ışıklarını söndürmelerini rica etti, sonra sahne ışıklarını kıstırdı. Ve bu arada Bach, Franc, Pouleric ve Prokofief'e uzanan bir ziyafet çekti. Resital sona erdiğinde öyle bir alkış koptu ki sıcağı, terini, mendilini unutup, dört başka parçayı armağan etti dinleyicilere. Resitalden sonra onunla röportaj yaparken, salonun kötü koşulları için özür dilemeye kalktığımda, o kahkahalarla gülüyor "Sahnede miyim, yoksa Türk hamamında mı anlamadım" diyordu.
       O konuşmada, çok genç yaşta yaşadığı 2. Dünya Savaşı, Nazi işgali, yollandığı Almanya'daki çalışma kampları, kamptan kaçışı, Paris'te yeraltı faaliyetlerine katılışı ve benzeri soruları çabuk geçtik. Marsilya doğumluydu ve ilk müzik hocası babası olmuştu. Savaş yılları, yeraltı faaliyetleri... "Onlar geride kaldı. Önemli olan savaş sonrasında Paris Konservatuvarı'na girmem ve önümde yeni bir hayatın başlaması."
       Flüt çalmak için bu dünyaya geldiğine inanıyordu. O flüte, flüt ona aşıktı...
       Ardından yeryüzündeki tüm flütlerin gözyaşı döktüğüne inanıyorum.
       *
       Sir John Gielgud. İngiliz tiyatro sanatının üç dev oyuncusunun sonuncusuydu. Öteki ikisi Sir Laurence Olivier ve Sir Ralph Richardson.
      
O, Romeo'ydu. Hamlet'ti, Lear'di, Prospero'ydu, Mercutio'ydu, 4. Henry'ydi, 2. Richard'dı, Malvolio'ydu... "Shakespeare'i taçlandıran oyuncu"... Kimi eleştirmenler onu böyle nitelendirirlerdi... Yalnız Shakespeare'i mi Bernard Shaw'dan Harold Pinter'e, Oscar Wilde'dan, İbsen'e Çehov'a, nice yazarı taçlandırdı ve oynadığı her karaktere kendi damgasını vurdu.
       Onun genç yaşta oynadığı "Hamlet"ini (tiyatrodan çekilmiş filmini) beyazperdede izlediğimde şaşkına dönmüştüm. Trajik karaktere, "serseriliğe", yalnız ailesiyle ve dünyayla alay edişini değil, kendisiyle de "dalga geçişini" katmıştı... Hamlet kişiliğinde çok belirgindi bu, ama tüm rollerinde asaletle hınzırlığı harmanladı.
      
Onu sahnede birkez izledim: 70'li yıllardaydı. Londra'da, Peter Hall'un yönettiği Ralph Richardson'la birlikte oynadığı, Harold Pinter'in "No Man's Land" ("Issız Topraklarda") oyununda şair ruhunda yaramaz bir çocuk gizli gibiydi.
       Onu, kimi filmlerden anımsayabilirsiniz. "Arthur", "Ateş Arabaları", "Doğu Ekspresinde Cinayet", "Her Mevsimin Adamı", "Gandhi", "Shine", Alain Resnais'nin "Providence", Kenneth Branagh'ın "Hamlet"i, Al Pacino'nun "3. Richard"ı...
       Bütün bu filmlerde, en kısacık rolde bile, izleyiciyi kendine kenetleyen bir yanı vardı. Çaresiz gözleriniz ve kulaklarınız ona kilitlenirdi.
       Sinema çalışmaları arasında Peter Greenaway'in "Prospero'nun Kitapları"nın benim için apayrı bir yeri var. Çılgın yönetmen, bu filmi adeta John Gielgud'a bir saygı duruşuna dönüştürmüştü. Shakespeare'in "Fırtına" oyununda defalarca Prospero rolünü oynamış John Gielgud, bu filmde, oyunun tüm kişilerini kendi konuşuyordu. Onları aklında var ediyordu. Bu filmde John Gielgud, Shakespeare'in oyun kişilerini yaratıyordu. Hayır, hayır, Shakespeare oluyordu. Ve film, John Gielgud'un (Prospero'nun) "Fırtına"yı yazmaya koyulmasıyla sona eriyordu.
       Tiyatro tarihinde Prospero yanılsamanın ustasıydı, Maestro'suydu. John Gielgud da öyle...




Yazara E-Posta: zoral@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet